26 Temmuz 2013 Cuma

Endonezya Özeti


Endonezya'nın her adası, her bir köşesi birbirinden oldukça farklı. Yaklaşık 17 bin adanın o kadar azını görebildik ki.. Ama bu azın içinde krater gölü, yanardağ, orangutanlar, acayip ritüeller, enteresan tapınaklar, etnik çeşitliliklerin güzelliği, inanılmaz deniz  ve kara canlıları, değişik müzisyenler, saygı ile bakakaldığım ağaçlar, bereket, fakirlik, kuraklık, doğal afetlerin acımasız yüzleri, pislik, ölüm ve din.. Her şeyden biraz çıktı karşımıza, her şey hakkında derin derin düşündürdü, çok tokatladı, kucakladı bir garip. Kapitalizme, beyaz ırkın bitmek bilmez sömürülerine, dinin politik olarak kullanılma şekillerine, biyoyakıt için kesilen yağmur ormanlarının yerine asker gibi dikilen palmiye ağaçlarına tanıklık ettik. Tüm sömürülere, o kadar etnik grup, dil, din farkını ve biyoçeşitliliği görmezden gelerek her şeyi, herkesi aynılaştırma çabalarına rağmen, hala rengarenk, hala çok güçlü ve çok özel bir ülke kendisi, adı gibi işte. 



Bu adalar ülkesinde her şey birbirinden farklı, birbirinden güzel ve birbirinden zor. Şu yolculuk boyunca gittiğimiz ülkeler içinde tüm 'en'lerim Endonezya'da. En güzel, en çirkin, en ucuz, en pahalı, en zor, en pis, en eğlenceli, en değişik, en trip, en, en, en..
Dolayısı ile özetlemek epey güç, her yeri ayrı bir dünya..


Bromo Yanardağı


Bali adakları


Jogjakarta Gamelan Festivali, Karinding Attack grubunun performansı
Karinding Attack grubunun, Jogjakarta Gamelan Festivali dahilinde düzenlediği atölye çalışmasından kısa bir kesit. Endonezya dili Bahasa'nın tınısını duymanız iyi olur dedik. Ben de tüm atölyeyi neredeyse tek bir kelime anlamadan geçirdim, arada bana takılıp gülüştüler. :) Emre.

Borobodur, Haziran 2012.

ULAŞIM-VİZE

Lembongan adası, Ağustos 2012.

Nereden geldiğinize göre değişiyor ulaşım. Biz Singapur'dan tekne ile Batam adasına, Sumatra'ya varmıştık. Hayat yolda geçiyor bu ülkede. Paranızın çoğunu ulaşıma ve vize işlerine vereceğinizden, Endonezya'da da bu işler bizim ülkedeki kadar sıkıcı ve  uzuun bir mesai. Eğer bizim gibi zorunda kalmadıkça uçağa binmeyi tercih etmeyenlerdenseniz, işiniz zor. Sizi 30 saatlik,  içinde herkese, her canlıya ve araca yer olan tıklım tıklım araçlar ile fantastik yollar bekliyor. Uçaktan çok fazla ucuza da gelmiyor. Fakat yolda göreceklerinize değiyor bu zorlu seçim; özellikle de Sumatra'da kara yolculuğu epey maceralı. 200 km'yi 6 saat gibi bir sürede gidebiliyorsunuz. Eğer Kamboçya ya da Hindistan alıştırmanız var ise, çok yadırgamazsınız Endonezya'nın yol hallerini. Her neredeyseniz, kara yolu ya da trenle varacağınızı söyledikleri saate kafadan 3-5 saat ekleyin, içine sıcağı, rutubeti ve aşırı fazla sigara dumanı ekleyin. Vaktinde bir yere varan, her tür yemeğin ve tütün ürününün tüketilmediği hiç bir araçta bulunmadık. 


Az vaktiniz var ise gerçekçi rotalar yapın, ya da zamanınızın yarısını yolda geçirmeyi kabullenin derim. Her tür aracın kapasitesinin en az iki katından fazlasını kaldırma gücüne, taşıdığı insan ve araç sayısına ağzınız açık kalacak! Özellikle motor ile egzoz banyosu yapmaya, simsiyah yüzler ve sulanmış acıyan gözler ile yolculuk etmeye, Endonezya'nın bokunu, pisliğini, tozunu içinize çekmeye, çocuklar ve size dokunmak, sizi çekiştirmek isteyenlere, çevrenizin bir anda bir sürü satıcı ve meraklı insanlar ile dolmasına hazırlanın. Çok acayip ama bazen epey sinir bozucu trafik deneyimleri ve sabır testlerinde kendinizi geliştireceksiniz. Bali'ye de gitseniz (ki orası tüm Endonezya'da gördüğümüz en kolay yer), bu iş böyle Endonezya'da. Deniz yoluyla gidiyorsanız, dev dalgalar arasında ciddi adrenalin salgılamaya hazırlanın. İçerisindeyken sık sık söylenip, endişelenip, fenalıklar geçirdiğim, dönüp bakınca çook sevgi ile andığım garip, uzuun yolculuklar diyarıdır Endonezya..

Medan Yolunda, Haziran 2012.
Not: Fotoğraf makinemizi çaldırdığımız için Sumatra'dan çok az görüntü var elimizde...

Vize maceralarımız başlı başına bir olaydı. (Vize olayları sık sık değişiyor, bu nedenle gitmeden önce mutlaka bir Endonezya Konsolosluğu'ndan bilgi alın.) Girişten sadece 1 aylık vize alabilirsiniz 25 dolar karşılığında. Ve bu bir ayı, bir kez olmak üzere 1 ay daha uzatabilirsiniz, sonrasında mutlaka ülkeden çıkış yapmanız gerekiyor. 'Visa run' yapılamayacak kadar da kocaman bir yer Endonezya, o yüzden her nerede iseniz, o ülkeden elçiliğe gidip minimum 2 aylık turist vizesi almaya bakın derim. Nasıl olsa bu da yetmeyecek. Bunu da sanırım bir ay daha uzatabileceksiniz. Biz bir sürü maymunluk ile 4 ay kadar sündürdük vizemizi ve gerçekten hiç yetmedi. Üstüne bu vize maceraları çok pahalıya geldi. (Kalimantan, Sulawesi, Flores ve Papua yolundaki balinalı adaları göremediğimize çok üzülüyorum.) Kısacası Endonezya yolu için bir yerden bir yere gitmek  maddi ve manevi ciddiyetli bir mesai. En çok vize ve yol kısmı para harcattı bize bu diyarda. Ülkeden çıkış yapmak bile paralıdır, ne kadar verdik hatırlamıyorum ama sanıyorum adam başı 15 dolar gibi bir çıkış parası ödettiler. Yanınızda dolar bulundurun vize işlemleri için.

KONAKLAMA & KONFOR KONSEPTİNİN DEĞİŞKENLİĞİ :)

Toba Gölü, Sumatra, Haziran 2012.

Toba yöresinin yerel halkı Bataklar'ın kültürünü tanıtmak için düzenlenen bir gösteriden kısa bir kesit. 

Tüm Uzakdoğu ülkeleri gibi her bütçeye göre sonsuz seçeneğiniz var Endonezya'da. Biz bu ülkeye vardığımızda epey parasızdık, seçimimizi hep en ucuz olandan yana, bazen yerel halkın evlerinde misafir olarak geçirdik. Sumatra'da turist olarak bulabildiğimiz en ucuz konaklama 40.000 rupi (8 TL), Java'da 70.000 rupi (14 TL), Bali ve Lombok'ta 100.000-150.000 (20-30 TL) rupi arasında değişiyordu. (Mevsime, şartlara ve şansa göre daha ucuzu da mümkün her zaman.) Türk parasına vurduğunuzda tüm bu rakamlar komik gelse de, eğer gezginseniz, ciddi bir birikiminiz yoksa, hayat her yerde pahalı geliyor galiba. Ya da biz cimri insanlar mı olduk, nedir bilemiyorum.. Bu açıdan en ekonomik ve rahat konaklamalarımız Sumatra ve sonra Bali'dir.

(En pahalı ada olan Bali'de, yanında çalıştığımız köylünün mutfak ve tuvaletli odasını aylık iki kişi 200 TL'ye kiralayıp, bu fiyatın içine motorumuz da dahil epey rahat etmiştik, üstüne de neler öğrendik, neler. :) 

Tuvaletler konusuna hiç girmiyorum, Medan yazısında yazmıştım. 

Pisliğin para ile ters orantılı olmadığını gördük. Durumu iyi olanın da, kötü olanın da temizlik kavramından anladıkları yanı sıra, duş ve tuvalet olayının genelde epey bir mesai olduğunu yazayım. Bizim iğrenç AŞTİ tuvaletleri bile daha temiz olabilir. Gerçi paranız var ise, Bali gerçekten rüya gibi seçenekler sunuyor konaklama açısından. Ayrıca depremler ülkesinde her nereye gittiysek, gün aşırı epey sallandık. Sumatra ve Bali'de korkutucu anlar yaşadığım çok oldu. 6.5 gördük en fazla. Seçme şansınız ve aklınız var ise beton yapılardan uzak durmaya çalışın derim. Özellikle Bali, bambu işçiliğinin anavatanı olduğu için böylesine güzel bir yerde konakladığınız odanın beton bir yapı olması, bambunun egzotik, doğayla iç içe ve insanı keyiflendiren havadar tadını kaçırmanız anlamına gelir.

YEMEK



Gittiğimiz ülkeler içerisinde dil ve yemek durumu en rahat yer Endonezya idi bizim için. Bir ülkenin mutfağının güzel ve çeşitli olması, bana göre tek bir çeşit sebzeden sınırsız yemekler yaratabilmektir. Damak tadı bizim ülke kadar tatmin etmiştir bizi. Herkese göre, her yerde bol bol seçenek var. Halk para durumuna göre çeşitleri çoğaltıyor, köpek ve monitör kertenkelesi gibi olağandışı şeyler de aynen yeniliyor. Ama bir turist olarak vejetaryen, vegan ya da etli yemek seçenekleriniz sınırsız. Hindistan cevizi, muz, fıstık ve 'jackfruit' nelere kadirmiş. Sokaktan yemek yemek çok ucuz ve güzel, eğer maceracı iseniz. Diğer ucuza yemek seçeneklerinden biri ise esnaf lokantaları; vitrinlerinde tabak tabak yemekler ile sizi selamlayan bu mekanlar, sık sık karşınıza masakan padang adı ile çok ucuza bolca çeşit sunarlar. 



Java, Haziran 2012.
Sumatra ve Java'da iki kişi sokakta yemek ve buzlu yasemin çayı içeceğimiz ile beraber iki kişi 20.000 rupiye - 4 TL konuyu kapatabiliyorduk ve doymak için değil, keyif  ile yeniliyordu bu sokak yemekleri. Balık veya et yemeklerine girerseniz biraz daha pahalı tabi, hele hele de restoran veya kafelerde oturursanız. 


Her yerde bulabileceğiniz Endonezya mutfağının ünlüleri: Nasi goreng, (standart olarak sahanda yumurtalı sebzeli pilav, ama tavuklu, domuz etli, deniz ürünlü seçenekleri de var), Gado gado (haşlanmış sebze üzerine nefis yerfıstığı sosu), mie goreng ('wok'ta pişmiş noodle, bunun da nasi goreng gibi çeşitli tatlarda olanları var). Jogjakarta'ya has olan Gudeg adlı yemek ise favorimdi benim. Palmiye şekeri ve Hindistan cevizi içinde kaynatılan olgunlaşmamış 'jackfruit' yemeği, pilavla güzel gidiyor.


 Tempe ise bir çeşit işlenmiş soya (fakir adamın eti de deniyor bol protein içerdiği için), o da her yerin vazgeçilmesi, çok özlüyorum kendisini. 

Tempe


Muz yaprağı içinde balıık :) Lembongan adası.

Fıstık seven bir insan olarak Endonezya nefis bir yer. Her yemeğin içinde bolca yer fıstığı veya fıstık sosu bulunuyor. Bubur bir çeşit pirinç lapası, her tür sebze ve baharat ile, isterseniz et ile, isterseniz sebze ile, Bali'de ise yakalama vejetaryen kafelerinde  tarçınlı, kakaolu, taze meyvalı sonsuz lezzetleriyle kolay kahvaltı seçeneklerimizin vazgeçilmezidir. 

Plastik seviciliği ve atık sorunu diğer Uzakdoğu ülkeleri gibi anormal ötesi.. 


Palmiye yaprağına sarılı, Hindistan ceviziyle tatlandırılmış pirinç.

 Bir zamanlar 100 küsur çeşit pirince ev sahipliği yapan bereketli  Endonezya'ya yolunuz düşer ise, ekonomik bin bir bela ve turizm ile savaşan bir avuç kalmış yerel pirinç üreticilerine destek vermeye çalışın.. Günümüzde 3-5 çeşit pirinç kalmış sadece.. Pirinçin durumu ile ilgili bilgi için şu yazıya bakınız.


 Yerel pazarlarda siyah, kum renklli, değişik bir kaç pirinç örneği görebilir, gıdayı tekelleştiren şirketlere küfür edebilirsiniz.. O güzel nefes kesen pirinç taralarının altında o kadar çok sorun var ki..

EĞLENCELİ İÇECEKLER

Sadece Jogja'da gördüğüm, kopi joss denilen bir içecek var. Cızır cızır kor halinde bir kömür parçasını atıveriyorlar kahvenin içine, tadı çok nefis. 




Google hediyesi: Kopi joss fotoğrafları

Tapınaklarda tanrılara adanan yiyecek dolu sepetler, Bali, Eylül 2012.


Bali'de yanında yaşadığımız, Bali köylüsü öğretmenimiz Chakra'nın evindeyken ara ara kulağımıza çalınan mistik seslerden bir örnek.

Teh botol, yani şişede soğuk yasemin çayı da bu diyarların keyifli ve ucuz içeceklerinden. Kopi Luwak, dünyanın en pahalı kahvesi olarak geçiyor ve her zaman denemek istediğim bir kahveydi. 'Civet cat' diye bilinen muhteşem canlıların doğada buldukları kahve meyvelerini sindirdikten sonra dışkılarının temizlenmesiyle elde edilen çekirdeklerden yapılan bu kahvenin günümüzde moda olması sonucu, bu zavallı hayvanların kafeslere hapsedilip, zorla yedirilen kahve çekirdeklerini öğütmeye zorlandıklarını öğrendikten sonra denemekten vazgeçtiğimiz havalı ürün..



Asian Palm Civet: Kopi Luwak'ın üreticisi

Ayrıca pirinçten yapılan Arak ve palmiye özsuyu olan Tuak, sizi bir anda maymun edebilecek alkollü içkiler, epey deneyilesi..:)

ALIŞVERİŞ

Endonezya batikleri: Sarong, çok kullanışlı hippi bezleri. :)



Endonezya rengarenk bir yer. El işçilikleri, kıyafetler, el yapımı defterler, aromatik yağlar, hindistan cevizi nimetleri, karanfil yağları, takılar, her şey çok çeşitli. Hindistan ve Tayland'dan ülkemize gele gele görmeye alıştığımız, fazlası ile sıkıldığım ürünlere kıyasla epey farklı ve güzel seçenekleri ile benim başımı döndürdü. Taşıma sorunu ve gereksiz harcamayalım halleri yüzünden çok fazla alışveriş yapmasam da. 


Fiyatlar, ürünler adadan adaya değişiyor. Yakalama yoga kıyafetleri, organik yoga matları, omlu, çakralı, nefis yarı değerli taşlar, kristaller ve havalı kolyeler peşindeyseniz, Bali hiç ucuz olmasa da, aydınlanma reklamı yapmanıza yardımcı olacak esas yerdir. Om sembollü kazınmış sıradan bir taşa 15 dolar veren insan gözlemleri yapmak açısından epey görsel şölen sunar Bali. Parti kıyafetleri, tütsüler, maskeler ve her tür acayipliği, turizmin 'e', 'de' ,'den' ,'miş'li zaman hallerinden geçerek yine en çok Bali'de bulursunuz. Jogyakarta gümüş işleri, kumaş, batik işcilikleri çeşitliliği açısından çıldırmış bir yer, Bali'den çoook çok daha ucuz. Sumatra'da tahta oymacılığı, nefis. Bufalo derisi işlenerek yapılmış gölge kuklaları Jogjakarta ve Bali'de bulabilirsiniz. Otantik mobilya, tahta işçilikleri peşindeyseniz yine Bali'ye gidin, her yer dev uluslararası kargo şirketlerinin ofisleri ile dolu..




SAĞLIK
Monkey Forest, Bali.
Bali'de iseniz, şanslısınız.. Turistseniz dünya standartlarındaki hastahanelerde her tür işleminizi bizim ülkeden ucuza çözersiniz. Ayrıca gerçeğini arar ve iletişim kurabilirseniz çok acayip büyücü gibi şifacılar ile her derdinize deva bulabilirsiniz. Yerel insanlar Bali'de şifacılara gidiyorlar. Sumatra ise çok acıklı; Medan'da evinde konuk olduğumuz bir kadın, hastalandıklarında ve acil bir şey gerektiğinde parası olanların tedavi için ya Singapur'a, ya da Malezya'ya gittiğini, geri kalanların 'Allah verdiği canı alır', halinde genelde kadere teslim olduklarını anlatmıştı. Kürtaj yasak Endonezya'da ve çocuklar sayısız. Java'da, Jakarta'da eminim iyi ama daha çok zengine ve turiste hizmet eden özel hastahaneler vardır. Jogyakarta'da durum zor göründü bize. Evinde konuk olduğumuz Gamelan sanatçısı Ardian'ın anneannesi kolunu kırmıştı biz oradayken. Kadını özel hastaneye götürmelerine rağmen, kırık kolunu tahtaya bağlayıp eve gönderdiler kendisini. Ağrı kesici bile vermemişler. Çok inliyordu teyze. Ardian da 'sağlık sistemi öldürür ülkemizde, paran var ise Malezya paklar seni', demişti..

Endonezya pislik açısından çok zor bir yer. Yerel halkın bağışıklık sistemi sağlam. Hepatit aşılarınızı olun, bağırsak mesaisi yapabilirsiniz zaman zaman. Aşırı egzoz yüzünden göz damlası kullanmak gerekebilir. Tuvalet ve sudan geçebilecek her hastalığa kapılmanız mümkün ama sanırım bizim bağışıklık sistemimiz oralara epey uyum sağlar olmuştu Endonezya'ya vardığımızda. Sumatra'da Emre'nin ciddiyetli bir hemoroid sorunu oldu bir tek, ve yolların kötülüğünden ve durumun ciddiyetinden kalakalmıştık olduğumuz yerde. Neyse ki nefis Toba Gölü'ndeydik, operasyon gerekirse Tayland'a gideriz diyorduk ama gerekmedi. Bali'de ufak tefek göz iltihabı, grip, yüksek ateş gibi sorunlarımızı yanında çalıştığımız Chakra'nın şifalı bitkileri ile çok kısa zamanda toparladık hep. Açık yaralarınızı kurutma problemi, mantar, deri hastalıkları, sivrisineklerden geçen hastalıklar gibi genel Uzakdoğu ve tropikal iklim sorunları aynen geçerlidir Endonezya'da da. 'Dengue Fever' maceraları için son çalıştığımız çiftliğe, yani Tayland'a geri dönüşümüzü yazmamı beklemeniz gerekecek. :)

MASAJ
Google'dan alıntı

 Klasik olarak çok iyi bir masaj terapistini maddi sebepler yüzünden deneme fırsatı bulamasam da, şu yolda masaj konusunda aklımı uçuran tek yer Bali'dir. Balinese masaj dedikleri büyülü bir şey. En ucuz yere de gitseniz, fabrikasyon şekilde çalışıyor olsalar da, masaj yapıyor olmaktan böylesine büyük keyif alan yerel insan bulmak zor. Resmen bakıyorlar size, tüm yaralarınızı seviyorlar, tek tek ilgileniyorlar falan çok acayip. Klasik masaj ile 'akupressure' karışımı olan bu masajın güzelliği ve bu masajı yapan kadınların muhteşemliği anlatılmaz, yaşanır vallahi. Ellerini öpesim gelen çok fazla güzel kadın tarafından bakıldım. Direnişe, direnenlere destek adına o büyülü kadınları ülkemize şu an ışınlamak isterdim. Java masajı hakkında yorum yapmak zor, normalde masaj yaparken pek eklemlere, dirsek, diz gibi yerlere masaj yapılması tavsiye edilmez. Ama Java masajı, eklemlerine yapılan baskı ile vücuda elektrik verilmiş efekti gibi değişik bir deneyim. İyi ya da kötü diyemeyeceğim. Masaj, yoga, alternatif terapilerin moda olmasından bayma noktalarını geçtim ben özellikle Bali'de. İyi eğitmen bulmak, turistlere göre tasarlanmış kurslardan kurtulmak Uzakdoğu'da bence çook zor. Yerel bilge teyzelerle ise dil sorunu var, klasik. Yine de eğitim alamasam da, çok fazla terapi aldığımız, üstümde masaj yapılır iken kendimi geliştirdiğimi umduğum bir yer Endonezya.

ENDONEZYA'DA KADIN OLMAK

Bali, Ağustos 2012.

Tayland'dan sonra çok tripli diyebilirim. Özellikle otobüsten iner inmez size dokunan, sizi çekiştiren, bir şeyler satmaya çalışan yerli adamlar zaman zaman epey sinir bozucu ve yorucu olabiliyor.  Yine de her yerde rahatça, açık açık gezen bir sürü kadın var. Bali pek Endonezya gibi değil, orayı saymıyorum, kadın, erkek fark etmez kolay orası, tatil köyü kafası.  Çoluğu çocuğuyla yoga hocası olmaya gelmiş kadın popülasyonu çok yüksek Bali'de. Sumatra ve Java zaman zaman zorlayabilir ama yolunuzu bulursunuz, Türkiye'de kadın olmak bana daha zor, en azından bu ülkelerde insanların ne düşündüğünü çok kolay okuyamadığınız için kendinizi daha güvende hissediyorsunuz sanki. Haberlerde tecavüzcülerin serbest bırakılışını takip edemiyorsunuz.. Turist olduğunuz için de dokunulmazlığınız varmış gibi biraz. Yerel kadınlar için yaşam epey zor görünüyor. Hıristiyan, Hindu ve çoğunluğu Müslüman olan bu dev adalar ülkesinde gittiğimiz her adanın, her mekanın ruhu, gelenekleri farklı olsada, ataerkilliğini ciddi olarak hissettiriyor. Kadınlar her yerde daha çok çalışıyor. Kürtaj yasağının sonuçlarından da zaten bahsemiştim. Her adanın kendine göre değişen gelenekleriyle, bence saçma sapan olan hastalıklı erkek zihinleri tarafından uydurulmuş ahlaki ve ekonomik zorluklar arasında direnen güzel kadınlar ile dolu bu ülke..
Java, Haziran 2012.
Bali, Ağustos 2012.


Chakra İngiltere'de yaşadığı dönemde gitar çalarak para kazanıyormuş. Hala her gün biraz çalıyor, bazen de eşi Ayu'nun sevdiği Endonezya şarkılarını beraber söylüyorlar. 


ENDONEZYA'DA ZORLANDIKLARIM 
Medewi, Eylül 2012.
Tuvalet ve duş konusunda zorlandım epey, özellik ile muhteşem yerel insanların evinde konuk olduğumuzda. Ama en çok yerel satıcılara 'ya sabır' dedik. Yolda motor kiralamış giderken, yanınıza gelip size bir başka motor kiralamaya kararlı insanlar mı istersiniz, hayatınızı tasarlamak isteyenler mi, en muhteşem gün batışlarında iki saniye romantik sevgilicilik oynatmayan satıcılar mı, bir şey alsan, diğer herkesten bir şey almadan bırakmayız ısrarları gibi bitmek bilmeyen hallerden bunaldığımızı hatırlıyorum. 'Ticket to the moon' adı altında çevrenizi saran, arkanızdan motor ile yaklaşıp illa kafanı kıracağız diyen torbacılar, uyuşturucunun bedelinin ölüm cezası olduğu bu ülkede komik bir cesaret ile karşınızda. Bezdirse de çok komik anlar yaşanmıştır bu ısrar, kıyametler arasında. 'Buy something, why not, maybe tomorrow ya?', şeklinde sizden asla umudu kesmiyorlar. Tapınaklarda ve turistik yerlerde sanki film yıldızıymışsınız gibi sizden imza almaya defterleri ile gelmiş Endonezya insanları, Emre'yi Jet Li'ye benzeterek, dövüşçü pozunda fotoğraf çektirtmeyi  başarmıştır. Defterlerine yüzlerce imza atma anlarımız ayrıca komedidir.



Bali, Temmuz 2012.
Borobodur,2012.

Lombok'a bağlı Gili adalarının ortancası Meno'dayken rastladığımız bir 'Meno Gecesi' şenliğinden komikçe bir anı.

Çevre katliamlarını, halkını, suyunu, toprağını sevmeyen ülke yöneticilerinin yabancı şirketlerle el ele yaptıkları kıyımları gözlemlemek, soyu tükenmek üzere olan orangutanların, inanılmaz kuşların ve mercanların yok edilişi ile insanların ve tüm canlıların birbiriyle bağlantılı gıda ve yaşam hakkını tüketen tüm sorunları ve atık kavramının korkunç boyutları sık sık tokatladı bizi; gözleriniz görüyor ise nereye gitseniz kaçış yok. 




Turizm canavarı ve bir turist olarak istemeden sebep olduğum tüm eylemler için duyduğum üzüntü, ve  'geç kalmışız ulan', hissi darallarından kaçış hiiç yok.

ENDONEZYA'NIN GÜZEL YÜZLERİ


Hayat Endonezya'da yaşayan insanlar için bana zor görünse de, her adada, her tür zorluğa karşı çok içten gülen inanılmaz yüzler gördük. Fakir ama mutlular.
Her tür zorluğa rağmen gülen insanların ülkesinde olmak kişiye çok iyi geliyor. Bataklar, Sasaklar, Bali'liler, hepsinin  inanç sistemleri, gögüs gerdikleri doğal afetler, ekonomik, politik ve dini yaptırımları, etnik gruplara göre sırtlarına ağır yükler eklese de, her adanın, her etnik grubun hayat ile eğlenme yöntemleri nefis.


Bali'li Emre :)


Jogjakarta'da sokakta eğlenen insanlar..


Foto: Penkdix Palme, Java Kurbağası:)


ENDONEZYA'YA YOLUNUZ DÜŞER İSE  GÖRMEDEN ETMEYİN LİSTEMİZ ŞÖYLE: 


Bromo Yanardağı

Ubud, Gili adaları, Gunung Bromo yanardağı, Bukit Lawang ve orangutanlar, Toba Gölü..




Yeniden bize görün,  içerdiğin tüm canlılar korunsun Endonezya, iyisi ile kötüsü ile hayat gibi cansın..



24 Mayıs 2013 Cuma

THK: Chakra'nın Seramik İçme Suyu Filtresi

Bali’deki Tri Hita Karana Vakfı’nı yürüten Chakra Widia’nın yanında öğrendiğimiz çok basit ama bir o kadar da işlevsel ve önemli sistemlerden biri de, seramik (terracota) çömlekler kullanarak musluk suyunu (şebeke, kuyu gibi nispeten temiz su kaynaklarını) içme suyuna çeviren bir yöntemdi.

Bali’de su kaynakları epey zengin olsa da, kültürel ve dini olarak suyu kutsal sayan bu memlekette bile çevre kirliliğinden nasbini alıyor bunlar. Günümüzde seramik ve karbon filtreleme sistemleri oldukça yaygın, fakat doğrudan musluğa monte edilen bu cihazlar oldukça pahalı ve zaman zaman bakım gerektiriyorlar. Ya da çok büyük ölçekli ve yine pahalılar. Bali’nin turistik açılımını destekleyen yabancı merkezli otel, spa ve ‘retreat’lerin yanı sıra, temiz su kaynaklarına ulaşımı gün geçtikçe zorlaşan Bali köylülerinin de rahatça içme suyu temin edebilmeleri için uğraşan Chakra, bu sistemi geliştirirken, eski Bali yerlilerinin geleneksel içme suyu hasadı tekniklerini inceleyerek işe başlamış.

(Konu doğadaki su kaynaklarının verimli kullanılması, kirliliğin azaltılması ve köylülerin ekonomik sağlığı olduğunda, zengin fakir farketmez, herkesin temel ihtiyacı olan içme suyunu basit ve ucuz yollarla sağlayabilmenin önemli olduğu kanısında. Tabi bu cihazlar zengin otel sahiplerine, köylülere uygulanandan daha yüksek meblağlara satılıyor. (Kendi ekonomik durumunu da düşünmek zorunda ne de olsa.) Zaten Chakra köylüler ve çiftçiler için yaptığı çalışmaların karşılığında çoğu zaman para yerine patates, pirinç ve diğer takas maddelerini tercih ediyor.)

Bali volkanik bir ada olduğundan, şu anda ‘soyu tükenmiş’ olsa da, çok delikli bir yapıya sahip pomza taşına (sünger taşı) benzer volkanik taşlar (paras) eskiden bolca bulunurmuş. Silindir şeklinde bir varil gibi oyulan bu tanklar derenin içine oturtulur, zamanla bu taşın yan duvarındaki delikli yapıdan iç hazneye süzülen su da, maşrapalarla alınıp içilirmiş. (Tabii ki eskiden bu derelerde akan suda insan sağlığını ciddi ölçüde tehlikeye atacak ağır metaller ve kimyasallar da yokmuş.)



Bu sistemin nasıl çalıştığını duyduktan sonra kendi kendimizi bazı konularda nasıl şartladığımız ve gözümüzün önünde duran çok basit bazı çözümleri nasıl perdelediğimiz hakkında minik bir aydınlanma yaşadım diyebilirim. Nedense, su filtrelemek dediğimiz zaman hep yukarıdan aşağıya doğru bir akış canlandırıyormuşum aklımda. Hayal gücü ve biraz da deneyim işin içine girdiği zaman insanın karşısındaki olasılıklar bir anda açılıveriyor. Herhalde mühendislik dediğimiz şey de insanlık tarihi içinde böyle aydınlanmalar sayesinde evrilmiş olsa gerek.

Chakra, bu sistemi örnek alarak benzer bir sistem kurmak için yerel olarak bolca bulunan pişmiş toprak, yani seramiği kullanmayı seçmiş. Kil, fırınlandığı zaman, aynı ponza taşı veya kömür gibi çok delikli bir yapıya ulaşıyor, çünkü pişme esnasında toprağın içinde bulunan çeşitli maddeler gaz formunu alıp uçuyor, geride boşluklar bırakıyor. Tabii bu boşluklar mikro ve belki de nano ölçekte olduğu için gözle görmemiz mümkün değil. Fırınlama ısısı ve süresinin de bu boşlukların sayısı ve boyutunu etkilediğini söyleyebiliriz. Mesela kömür yaparken ısı ne kadar yüksek ise, boşlukların boyu da o kadar küçülüyor ve sayısı artıyor. (Bakınız. Biochar)

İstediğimiz seramik su tankını elde ettikten sonrası çok kolay; içine su dolduruyor, ve altına yerleştirdiğimiz başka bir hazneye bu suyun süzülmesini bekliyoruz. Sonra da bir güzel içiyoruz.
Tabii burada bazı püf noktaları var. Bu filtereyi mümkün olduğu kadar verimli hale getirmek için tankın formunu iyi düşünmek lazım. İlk yapılan denemede suyun yeterince hızlı süzülemediği görülmüş. İkinci denemede ise suyun süzüldüğü yüzey alanı arttırılarak biraz daha hız kazanılmış. 


İkinci tasarımda suyun süzüldüğü yüzey alanını arttırmak için bükey bir form denenmiş. Bu ikinci tasarımla, günde 15 L su filtrelenebiliyor. Silindirin çapı yaklaşık 35 cm, derinliği ise 60 cm kadar. 

Ayrıca filtrenin güneş görmeyen bir yer yerde muhafaza edilmesi gerekiyor ki güneş ışığından kaynaklanan bakteri ve yosun oluşumunu engelleyebilelim.

Başka bir ihtimal, PunPun’daki su filtreleme sisteminde de kullanılan aktif karbon kömürün bu (üstte duran) seramik tankın içine 15-20 cm kalınlığında doldurularak, filtrelemenin belirli bir ölçüde arttırılması. Ama bunun çok da gerekli olmadığını, çünkü testlerin sonunda çok ciddi bir fark gözlemlemediğini de ekledi Chakra.

Seramik tankın suyu süzdürücek kısmının fırında sırlanmaması çok önemli tabii ki. Buna terleme adını veriyoruz zaten Türkiye’de. Fakat problemlerden biri, tankın hiç bir yüzeyi sırlanmadığı taktirde su süzülme hızının yavaşlaması. Su, sadece aşağıdan değil, yan duvarlardan da emiliyor ve yerçekimi ile duvarın içinden aşağıya akmaya çalışıyor, bu yüzden de filtreleme işlemi yavaşlıyor. Bir çıkış noktası filtre olarak kullanılacak tankın sadece içindeki yan duvarların sırlanması ve zeminin sırlanmaması. Bu sayede su sadece aşağıya doğru süzülecektir. Fakat sırlama işlemi de maliyeti arttırıyor.

En sonunda tüm bu işlemi daha hızlı ve etkili çözecek başka bir yöntem bulundu, fakat üretim safhasında orada olamadık maalesef.

Bu tasarım sayesinde daha hızlı çalışan bir filtre hedefleniyor.

Anlaşılabileceği gibi, bu sistemin şu anki haliyle, suyu azaldıkça kendimiz yukarıdan ekliyoruz. Fakat basit bir şamandıra sistemiyle bunu otomatiğe bağlamak mümkün.

Bu filtrenin verimini ölçmek için gerekli su testleri yapıldığında, Endonezya hükümetinin içme suyu standardı olarak belirlediği değerlerden çok daha başarılı rakamlar elde edilmiş. (Türkiye’de su tahlili için Hıfzıssıha veya çeşitli üniversitelerin ilgili fakültelerine başvurabilirsiniz.) Hatta, şu makalede yazdığımız tuvalet suyu arıtma sisteminin sonunda balık havuzuna dökülen suyu bile bu filtreden geçirip içilebilir hale getirdiğini, bizzat içerek ispatladı Chakra. Tabii ki önerilen bir şey değil, fakat hiç içme suyu bulamayacağımız bir durumda kalınırsa, tuvalet suyunu bile bu sistemlerden geçirerek içilebilir hale çevirebileceğimizin bir kanıtı olarak aklımıza kazındı.

Emre.


20 Mayıs 2013 Pazartesi

Dönüş kafaları

Bu yazı 15 Nisan 2013 tarihinde yazılmıştır.


Buralara gelmeden önce hissettiğim, bilinmezlik, yolcu olmak, yolda olmak, adı, tanımı, yola çıkış motivasyonu, bahanelerim, çözüm yolu olarak gördüklerim, öğrenmek istediklerim, kendim ile ertelediklerim, kendim ile ilgili tüm dertlerim, güzelliklerim ve devalarım, karnımda hissettiğim tüm korku, heyecan, garip hisler yağmurunun hepsini, şimdi dönüş yolunda da tabii ki aynen hissediyorum. 

Bu kadar zamandır yoldayız, hiç bir zaman bir yerden bir yere giderken sadece heyecan ve sadece endişe hissetmedim; hep ikisinden de var. Bir yanım çok dönmek istiyor, bir yanımın ödü ciddiyetli kopuyor dönmekten; aman düşün dur, düşünüp dururken son zamanların, son günlerin keyfine odaklanamama, olduğun yerde olamama hali her yerde en salakça, en saçma iş yahu. İnsanın karışık zihinsel halleri..

Foto: Dilan Yalçın- Kampot, Kamboçya, Mart 2013.

Kobralar, pitonlar, akrepler, dev örümcekler arasında yalın ayak gezmeye alışmak; tanımadığın insanları, kültürleri okuyamamak; bin bir yol hali, yoldan, hızdan düşünememe hali; otobüs ve tren mesaileri; parasızlık, konfor konseptinin şekilleri, zor topluluk yaşantıları, ortak tuvaletler, ortak duşlar, hepsi zor ama kolay şimdi bana. Beğenmediğim, kendimi  kötü hissettiğim her an çantamızı alır uzarız işte, en beğenmediğimiz şey bile gün gelir güzel anı olur, bu kadar basit.

Yahu bildiğinden neden korkar insan? Rahatlık, kendini ifade edebiliyor olmak, konfor, sevildiğini bilmek mi batıyor? Nedir korkum dönmekten acaba? Sosyal baskı arkadaşım, sosyal baskı. Kafayı yemiş ülke dinamikleri, sanki dünya dinamikleri başkaymış gibi. Her ne ise, çok saçma, 'üstüme gelmeyin, istersem yine kaçarım işte, kendimden kaçamam ama gerçekliğimi, mekanımı zırt  diye değiştiririm biter, gider işte'ye ikna edemiyorum kendimi bir türlü.

Kafa çöp, her nerede olursam olayım esas mücadele, esas yargı, esas kaçmak istediğim, esas kabullenmek, kucaklamak istediğim kendimin tam kendisi. Hepimizin de öyle, hepimiz biliyoruz ki, tüm düşünceler benden önce ve sonra da olacaklar. Beğenmediğim her şey benim yansımam, beğendiklerim yine başka yansımalar, bir şeyler. Yolda olunca tüm bunlardan kaçamayacağımı, kendimi her şeyin tam ortasında, tam içinde bulacağımı, ermiş olmayacağımı, perişan olmayacağımı, hepsini biliyordum; her şey her nerede başladıysam tam oralarda bir yerlerde yine. Hiç bir şey bilmemek ve yolun çok başındaymış edebiyatı yapmak dışında ne desem boş. Bu filmi yüzlerce kez izledim, yüzlerce kez oyuncusu oldum, yine ve yeniden defalarca aynı yerlerde buluyor olmam kendimi çok komik.

Foto: Dilan Yalçın- Khanchanaburi, Tayland. Şubat 2013.


Nereye çekersen oku git yazıları. Demek istediğim o kadar çok şey var ki; kelimeler, kelimeler..

Bunca zaman gördüğümüz tüm güzellikleri, çirkinlikleri yorumlayıp durdum. Yorum hastalığından çıkmış yazılar kargaşasını kiminiz okudu, kiminiz okumadan hemen facebook'tan beğendi. Facebook nesin sen yahu? Öyle ya da böyle her şeyi daha az yorumlayan, daha az bir yerlere yerleştiren biri olmak isterdim. Düşüncelerim, zaman gibi hızla uçuşuyor; sanmalar, kararlar, her şey, her an başka bir şeye dönüşüyor. Son iki yılım devamlı değiştirdiğim mekanlar, insanlar, çevresel ve içsel akışlar ile uçuşuyor duruyor; illa bana, bize bir şeyler katmışsındır hayat. Şimdi klasik olarak, dönüş yolunda olduğum için gördüklerimin, ettiklerimin hakkını yeterince verememişim, yorumlayıp buralara yazacağım diye küçük dünyamdan saçmalayıp, durmuşum gibi geliyor.

Foto: Dilan Yalçın, Sihanoukville, Kamboçya, Mart 2013.

Şimdi yeniden gelsem buralara, daha az yazardım bloga, facebook ve diğer bağımlılıklarımdan arınırdım demek istiyorum öyle olmayacağını bile bile. İnsanın kendi yaptıklarının ettiklerinin arkasında olması nefis bir şey, nasıl olsa kimse başkasını kendi kadar ekip, biçip, çarpıp, bölmüyor, kimse bir başkasını kendi kadar önemli ya da önemsiz görmüyor..

Koh Phangan, Tayland, Nisan 2012.

Tam bu nedenler ile, dönmeden Vipassana kafamı bir güzel temizler diyordum, öyle olmadı. Vipassana diye çıktım yola, bayağı oturdum rakı sofrasına! Yedek listeler bile doluydu; olsun, zamanı değilmiş..



Nefis yerler gördük, muhteşem, rengarek, acayip canlılar, insanlar, kutlamalar, sorunlar, dostlar, kucaklaşmalar, vedalar, kendimiz ile yüzleşmeler, akıp gitmeler, pişmanlıklar, öğrenimler,  her biriniz hayat yolunda ne yaşıyor ise, benzeri yansımalarda bulunduk durduk kısaca. Tropikal iklim şaşırttı tabi, ama yemin ederim kayısı, erik, şeftaliyi hiç bir tropikal meyveye değişmem! Sivrisinekler size hiç bir borcum kalmadı!  Ama yanıma bir kaç gecko, monitor lizard, acayip kuşlar, maymunlar, deniz altındaki muhteşem yaratıklar, yeşil, mavi tonları doldurmak isterdim..

Emre'nin yapay sulak alanlarda atık su arıtma projesinin son günü, Rak Tamachat, Tayland Kasım 2012 - Nisan 2013.

 Yolun başı, sonu, ortası neresi? Kendi boşluklarımın ne kadarını doldurduğum sorusu, gereksiz düşünceler, yorumlar burada kalakalsın işte bakalım. Dilerim yıllar sonra yazdıklarıma bakıp, 'amma saçmalamışım, hepsi bambaşka şeylere dönüşmüş', derim, eğlenirim.

 Yazdıklarımıza, sesli düşüncelerime, yolumuza tanıklık ettiğiniz için, bizi motive ettiğiniz için çooook teşekkürler hepinize. Dijital günlükler ile, birileri beğenip yorum yaptıkça sanki işim varmış gibi durumlar uydurdum kendime. Yola çıkış motivasyonumuz hakkında kafa yordukça, ne kadar az şey bildiğimi görüp duruyorum..

Si Khio, Tayland. Nisan 2013

 Sık sık duyduğum bir şey, 'ne kadar iyi yaptınız da gittiniz, nasıl cesaret ettiniz, aileler ne dedi', bir şeyler. Aileler ne iyi yaptınız demedi hiç. Vallahi hiç birinizden azıcık daha özel ya da farklı değiliz; denk geldi, yaptık yolları ve teşekkür etmek istediğim çoook fazla insan var. Annem ve Emre olmasa hayat nasıl olurmuş? Toplam 1.5 yıl boyunca 26 bin TL harcamışız, buna kişi başı 350 euroluk gidiş biletimiz ve 450 euroluk dönüş biletimiz dahil değil. Gidişimizi annemin kıyakları ile, dönüşümüzü Emre'nin projesinden aldığımız para ile yaptık. Böyle yazınca çokmuş gibi oluyor ama vallahi, harcarken öyle bereketli değildi bu miktar. Bize sıkıştığımızda borç veren, çeviri işi paslayan arkadaşlara sevgiler..

 Ne yol, ne görme açlığım azıcık dinemedi. :) Bir bilete bakar yol, ne zenginiz, ne fakiriz çok şükür. Yol yolda düzülürmüş, aynen öyle. Herkes yolcu olmasa, dünya daha mutlu olur. En bilinçli turist bile nelere sebep oluyor... Sebep olduğum, sebep olmak istemediğim, tüm katkılarım için özür dilerim.

 Hepimiz aynı arayışlarda, aynı  noktalardayız. Umarım sizin yolunuz bizimkinden de muhteşem olur, her nerede iseniz kafanız rahat, açık, sorun uydurmayan, olanın hakkını veren, elinden geleni önce kendi sonra bütünün hayrı için yapabilen şeklinde olsun; İstanbul'un karanlık köşelerinde eren, buralarda kaybolan ne çok varlık var..


 Değiştim mi bilmiyorum ama bir 30 yaş kafası tripleri geliyor zaman zaman, ne komik kolektif olarak illa ki hep beraber aynı yoldan gitmemiz şart sanki..

Rak Tamachat, Tayland, Şubat 2013.

 Umarım azıcık olsa da dönüşmüşümdür hayat gibi. Benim hayatım kendim için tahmin ettiğimden daha iyi oldu sanki. Çok şükür, iyisi ile, kötüsü ile kendimi, manyaklıklarımı, yoldaşlarımı, gördüklerimi, bana görünenleri, kendi tercihlerimin sonuçlarını, kendi delirmelerimi, kendim ile mücadelelerimi seviyorum. 21. yüzyılda yolculuk etmek, bugün gezegenin hangi köşesinde ne gibi oluşumlarda bulunuyorsanız, o derece çelişkili, o derece saçma, o derece muhteşem, düşündürücü.. Gezegen nefis bir yer vallahi, keşke hepimiz kendi yapabileceklerimizin en iyisini azıcık daha yapıyor olsak, yeşil kapitalizimden uzak, olabildiğince adsız, bireysel olarak yapılabilecek herşey, demekten kendimi alamıyorum. Ama zaten işler bu kadar karışmış olmasa, ben kendi rahatımdan taviz vermezdim. Belki de olan, olması gerektiği için, bizi dürtmesi gerektiği için oluyordur..

Ekolojik bahaneler ile yola çıkıp, kendi hıyarlıklarımı, kendi yaptığım hataları gördüm durdum. Yolum uzuuun! Nereye gidersem gideyim, daha sakin, daha sessiz bir şekilde elimden gelenin en iyisini yapma isteğim dışında, ne anlatsam yalan biraz. Dünya'yı, evreni, kendimizi hep beraber kirletiyoruz, sorun da, çözüm de hepimiziz. Ekoloji, bilmemnojiden önce kendime daha iyi bakan, daha iyi davranan biri olmak istiyorum. Siz de ne istiyorsanız o olsun bu yanar döner dünyasal zamanlarınızda..

Al işte bir destan daha yazdım, tanıdığım herkesten sarılma terapisi, acayip yemek keyifleri düşlüyorum.

Gözünüzü seveyim, öyle ekleyip, çıkartıp, toplamayın yani beni, zaten ben kendime zorum yeterince, üstüme gelmeyin, çekerim giderim vallahi. :) Ortaya karışık ayar vereyim de..

Ve bundan sonra neler olacak idi acaba, çok heyecanlı..




7 Mart 2013 Perşembe

Lombok: Gili Adaları..

Foto: Hz. Google

Bali'ye gelene kadar varlığını bile bilmediğim bir yerdi Lombok adası. Yolda olmanın en sevdiğim yanlarından biri, harita üstünden tıpır tıpır, daha önce pek duymadığın, bilmediğin diyarlara yandan yandan yolunun düşmesi..

Ne yazık ki, Lombok için Erol ve Emre ile yola çıktığımızda, Endonezya vizemizin son 8 günündeydik; toplam dört ay geçirdiğimiz Endonezya'da vize sorunu olmasa daha kalır, tıngır tıngır Papua'ya kadar giderdik herhalde. Belki de gitmezdik ama hala gitmek istediğim bir rota olarak içimde çok kaldı bu yol.  Yol güzergahını bir iklim, bir de vize durumu yönlendiriyor; bizden bağımsızlarmış gibi bizi oradan oraya savurup, duruyorlar. Maddi varlığımızın yarısından fazlasını yol ve vize parasına veren insanlarız. Normal dünya vatandaşı olarak elini kolunu sallayarak sınırsız yol yapmanın kısmet olduğu günler ne zaman gelecekse, o zaman yeniden yolcu olmayı çok istiyorum..

80 günde devr-i alem olmuyor yani bize; 8 güne Lombok'un Kuta'sını, yanar dağlarını ve acayip ormanlarını sığdıramıyor insan. O yüzden  biz seçimimizi Gili adalarından yana kullandık. Çok vaktimiz varmış gibi üstüne Air Asia uçuş tarihlerimizi değiştirdi, sonunda 6 güne sadece Gili Trawangan ve Gili Meno adalarını sığdırabildik. 

Padang Bai - Lombok yolu

Müzik dinlemeli feribot.
İyi ki Ipod gibi icatlar var, eskisi gibi kaset ya da cd dolu çantalarla uzun süreli yol nasıl olurmuş?:)

Lombok'a gitmek için Padang Bai'den yavaş feribota bindik. Yavaş feribot şu demek: normal tıngır mıngır gidiyorsun ve ulaşım seçenekleriniz içinde en ucuz olanı. Koltuk olsa da yerde yatmayı seven yerel halk, her kadının kucağında birden çok çocuk, feribotta zorlamaktan vazgeçmeyen yerel satıcılar, Endonezya'nın çöpü, pisliği, yenilen ve içilen her şeyin denize atılması zorunluluğu varmış gibi bir yolculuk.. Ama Bali'de hayat her yerdeki gibi parana göre değişiyor; hiç zamanı olmayan, normal insanlar gibi çalışıp, çok az tatil süresinde de yolculuk eden ya da devamlı sadece çeşitli fotoğraflar çektirmek için yolculuk eden benim söylendiğim tür turist kitlesindenseniz, Bali'den uçak ya da Padang Bai'den hızlı bot ile 1-2 saat içinde varırsınız Lombok'a. İki katı gibi bir fiyat ödersiniz, ama kesin daha rahat gidersiniz. Bizim yolumuz 4,5-5 saat sürdü, kişi başı 70.000 rupi verdik. İlk geceyi Sengigi diye alakasız bir yerde, turist popülasyonunun 5 katına göre tasarlanmış otel, restoran, rezalet müzikler çalan bar görüntüleri ve bu kadar mekan olduğu için çoğunluğu sinek avlayan fakir yerel halk manzaraları ile geçirdik.

Foto: Hz. Google

Ertesi sabah klasik ısrar, pazarlıklar kaosu içinde Gili adalarına giden teknelerin olduğu sahile doğru yollandık erkenden. Yoldan insan ve çevre manzaraları şöyle: Bali'den sonra yeniden Müslüman çoğunluğu olan bir adadaydık. Lombok'un yerel halkına Sasak deniyor, ırk ve dil olarak Balili gibi olan bu etnik gurup, din olarak çoğunlukla Müslüman. (http://en.wikipedia.org/wiki/Sasak_people) Malezya ve Endonezya'nın çoğu köşesi gibi tüm ormanlar kesilmiş, yerine tek tip ekim biçiminde palmiye ağaçları ekilmiş, bakıp bakıp küfrediyoruz. Bemo ile giderken arkadan motoru ile yanaşıp, yolda giderken bize ot ve çeşitli uyuşturucular satmaya çalışan motorlu torbacılar, önümüzdeki tüm Lombok zamanımızı ve hatta Bali'ye dönüşümüzü ve mümkünse geri kalan hayatımızı kendilerine satmamızı isteyen turcular.. Bangsal'dan, çöp dolu bir sahilden, dev davgalar arasında kişi başı 10.000 rupi vererek, ıslana ıslana, biraz da mide bulanma efektleri ile Gili Trawangan'a varıyoruz.

Gili Trawangan

Trawangan, yanardağı manzaralı gün batışı şölenleri

Bu adaya indiğimizde sonunda uzun zamandır görmeyi istediğimiz, inanılmaz mavi ve turkuaz tonlarında bir deniz manzarası ile kıyıya vardık. Etraf, renkler nefis görünüyordu. Oda bulmak, aramak yerine, deniz keyfi, yemek, bira şeklinde günü batırdık. Erol tamamen deniz canlısına dönüştü bu adalarda. Ona görünmeyi seven deniz kaplumbağaları, peşinden gidince bize de göründü. :)

Gili Trawangan 



Trawangan, yanardağı manzaralı gün batışı şölenleri..

 Sahilde takılırken, Erol'un Hindistan'dan arkadaşı Susanna bir anda karşımıza çıktı, güzel oldu. İki kişilik odada, ayak ucumuzda minik Erol şeklinde toplam 150.000 rupiye temizce bir odada kalıp, akşam mahallenin havalı pizzacısında, hayatımda yediğim en güzel pizzalardan birisine acayip paralar bayılarak hep beraber keyif yaptık. İlk günden sonra Trawangan'ın gece marketinde çok ucuza şahane yemekler yedik. Yogyakarta sonrası ilk kez güzel Jackfruit yemeği karşıma bu adada çıktı.

Trawangan denizine karşı, yanardağı manzarasına bakarak gün batırmak..

Gili Meno, tropikal meyve yemek isteyen?



Trawangan, günümüzde aşırı güzel, manken gibi ergen kızların, ayı gibi kaslı öküz ergen erkeklerin, tangalı kızlarla, baş örtülü kadınların aynı anda sahilde olduğu, yerel insanların koyu Müslüman olmasına rağmen gözleri ve bakışları ile rahatsız etmediği, sahil kıyısında gümbür gümbür kötü müzikler çalan, havuzlu, kopyala yapıştır tarzı konaklama mekanlarının sahil kıyısını ele geçirdiği, anormal akıntılı denizine şnorkel ile girince, dizine gelen suda inanılmaz mercan, balık ve canlı çeşidinin olduğu, akşamları kesin olarak muhteşem gün batışları göreceğiniz bir yer. Günümüzde hippilerin değil, zengin ergenlerin, balayı için gelenlerin, hatun avına çıkmış adamların mekanı. Belli ki adada zamanında çok acayip kafalar yapılmış, sonra boku çıkınca uzamış ekip. Zamanında buralarda takılmak vardı..

Uzakdoğu'nun en iyi reggae barı diye geçen Same Same'de (sağolsun Lonely Planet) bira içip, pop rock dinleyip, resmen dansa davet oynama kafasında ergenler içinde bayıp, kendimizi biraz içi buruk sahile attığımız ilk gece, deniz kenarında fosforlu mavi parlayan, eline alınca ışık gibi uzun süre yanan muhteşem planktonlar olmasaydı, Trawangan geceleri için çok keyifli sözler söylemek zor olurdu. Trawangan anılarımıza Erol'un uzun saçlarından nedense çok etkilenen torbacıların '' Long hair - long life,  long banana - happy wife'' iiuuw geyiği damgalandı.

Gili Meno




Meno nefis bir yer. Orası öyle kalırsa taşınılabilir. Bugüne kadar gittiğimiz tropikal adalar içinde en güzeliydi sanırım. Yol için tek atış tropikal ada arayışlarındaysanız, Ruslar basmadan hemen Gili Meno'ya gidin, Phuket, Koh Pi Pi gibi rezaletleşmiş yerlerden kurtulmuş, az üzülmüş olursunuz. Gili Meno balayı adası diye geçiyor, sahilde çift çift denize karşı klasik pozlar veren sevgililer, yeni evlilerden biraz bayıyorsun anında. Trawangan'dan sonra ıssız, sakin, denizi mükemmel. Mercanlar, acayip balıklar, ve Erol sayesinde ilk kez tanıştığım, mercan parçalayan dev deniz kaplumbağaları ile muhteşem bir yer gerçekten.

Foto: Hz Google

Gili Meno'da kum olmak, deniz olmak

 Denizden çıkınca, sahilde meyve ve hindistan cevizi suyu satan rengarek kadınlar ile çevriliyorsun, hepsi bir anda adını öğrenip, her gün kendilerden alış veriş yapman için peşini bırakmıyor:)

Gili Meno sahillerinin esas sahipleri

 Yine de Trawangan'a göre, daha az satıcı, ısrar kıyamet var. Yemek konusunda Trawangan daha ucuza, daha çok çeşit sunuyor. Meno'da harika kumlu sokaklardan içerilere dalınca, yine bu adalarda bulabildiğimiz en ucuz konaklama fiyatı olan 150.000 rupiye üç kişilik keyifli bir oda tuttuk. Sahilde 250.000 rupiden aşağı pek mekan bulamazsınız. Sahilde reggae barı kılıklı komik ama keyifli bir yerde patlak hoparlörlerle Bob Marley Legend albümünü her gün bir kaç kere dinleyip, arkasından Shpongle, arkasından müşteri yokmuş gibi müziği bir anda kapatıp gitar çalan kopuk film karakterleri İbrahim, Cherry ve Ares'le çok güldük. Kendilerinin fotoğraflarını çekmemiş olduğuma çok üzülüyorum, acayip karakterlerdi..

Cidomo, Gili Trawangan

Tüm Gili adaları, etrafını yürüyerek gezebileceğiniz büyüklükte. Çok şükür araba, motor gibi ulaşım araçları yok adalarda. Cidomo denilen at arabalı ulaşım araçları var. Ama ada o kadar küçük ki, bir ulaşım aracına gerek de yok aslında; kumdan sokaklar içinde, tüm adanın etrafını yalın ayak, kıyıya vurmuş mercanlar içinden geçerek yürüyebilirsiniz. Hiçbir Gili adasında polis yok, o yüzden rahat ve keyifliler. Gili Trawangan, uyuşturucu ve parti adası olarak biliniyor. Gili Meno balayı adası, Gili Air'de ise ne ararsan var diye geçiyor. Gili Air'e yolumuz düşmedi maalesef.

Gili Meno, Erol'u..

Tüm Gili adalarının denizi muhteşem ve akıntısı bol olduğu için, birinden birine yüzmen imkansız, denizde düz yüzemiyorsun, hatta hiç yüzmüyorsun. Denize girip kendini akıntı yönüne bırakıyorsun, o seni sürükleyip, şnorkel ile kaydıraktan kayar gibi hızla akarken, gördüğün muhteşem canlı çeşitliliği ile seni büyülüyerek kıyıya bırakıyor zaten. Açılmak falan söz konusu değil. Tüm Gili adalarının birbirine bakan yüzü daha az rüzgarlı, denizleri daha keyifli, arka kısmı anormal rüzgarlı; resmen bitki örtüsü değişiyor bu kısımda. O yüzden Gili'lerin arka kısmında pek konaklama seçeneği olmuyor ve tüm Gili'lerin şovlu gün batışı bu kısımda yer alıyor.

Tüm Gili'lerde yemek, su, aklınıza gelebilecek her şey tekneler ile getiriliyor. Dolayısı ile pahalılar. Adalarda tatlı su yok. Musluğu açtığınızda tuzlu su akıyor. Eğer musluklarından tatlı su akan bir otel istiyorsanız fiyatlar katlanıyor zaten. Bunun sebebi, su kuyularından zamanında umarsızca tatlı su pompalanmış olması. Gililer gibi sığ mercan adalarında çok narin bir tatlı su dengesi vardır ve eğer çok fazla su pompalarsanız, yeraltı su havzasının basıncını azaltır, dışarıdan içeriye tuzlu deniz suyu girmesine sebep olursunuz. Böylece bir daha geriye dönüşü olmayan şekilde tüm tatlı su kaynağı bir anda tükenir. Çok klasik bir permakültür örneği. Yapılabilinecek en iyi şey, bol bol yağmur suyu depolamak, bunun da tek bir örneğini görmedik. Ayrıca tüm Güneydoğu Asya'da olduğu gibi bu adada da günısı sistemi ile su ısıtmak yerine elektrikli şofben kullanılıyor, bu elektrik de tabii ki jenaratörler ile üretiliyor, yetmezmiş gibi manyakça klima kullanılıyor. Tüm tuvalet atıkları denize bırakılıyor, ama bir yandan da şnorkel ile mis gibi deniz canlılarına bakıyorsun gündüz suda. Dolayısıyla tuvalete her girdiğinde, mercan ölümlerine bokun ile katkıda bulunduğunu unutamıyorsun.

Gili Meno, beni..

6 günlük nefis deniz, kum, gün batışı olma hallerimizden sonra Padang Bai'ye dönüp 35.000 rupiye inanılmaz bir balık ve bira keyfinden sonra, Eylül başında Tayland'a geri uçtuk. Uçmadan Endonezya'nın bilmediğimiz çıkış parası terörüne cebimizdeki son kuruşlara kadar da verdik. Aman aklınızda bulunsun, Endonezya havaalanlarında (en azından Bali'de) epey şaşırtıcı bir çıkış vergisi var. Böylece 4 aylık Endonezya maceramız son buldu.. Gili adaları gibi bir deniz keyfi bir daha karşımıza çıkmadı bu süreçte.. Dilerim zaten bozulmakta olan bu adalar Koh Pi Pi olmadan, en azından şimdilerde olduğu gibi kalır..