Pun Pun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pun Pun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Karbon Su Filtresi

PunPun'da kaldığımız sırada, mekanın suyunu filtreleyerek içilebilir hale getiren sistemin tasarımcısı Josh Kearns ile tanıştık. Kişisel olarak birbirimizi tanıyacak zaman bulamamış olsak da, işini iyi yapan biri olduğu belli. Burası için hazırladığı filtre sistemi, doktora tezinin bir parçasıymış aslında.

Daha önce, PunPun'un 'sürdürülebilirleşme' süreci içinde yamaçtaki arazinin düzleştiği noktada iki büyük göletin oluştuğundan bahsetmiştik. (Çok yıllık bitkiler, bol bol malç ve çeşitli diğer teknikler sayesinde yeşillenen arazinin altında su kaynakları oluşmuş.) İçme suyu olarak kullandıkları kaynak da bunlardan bir tanesi. Oluşturdukları filtre sistemi sayesinde elde ettikleri arıtılmış suyu laboratuarda analiz ettirmişler ve gayet içilebilir bir suya sahip olduklarını öğrenince epey memnun kaldıklarını tahmin edebilirsiniz herhalde. Suyun tadı gerçekten güzel.

Bu filtre sistemi, özünde 4 aşamalı basit bir karbon filtreleme örneği. (http://en.wikipedia.org/wiki/Carbon_filtering) 

Yaklaşık 1 - 1.5 m. çapında ve 40 - 50 cm. genişliğinde 8 - 10 adet beton halkanın üst üste oturtularak inşa edildiği 4 adet su tankı var. Filtrelenecek olan su, sırasıyla çakıl, kum ve kömür dolu tanklardan geçirilerek, dördüncü tankta dinlendiriliyor, ve içme suyu olarak buradan alınıyor. İşin püf noktası, suyun mümkün olduğu kadar yavaş bir şekilde bu filtrelerden geçirilmesi, ve en önemlisi de kullanılan kömürün tipi. İngilizce 'activated carbon' olarak adlındırılan bu kömür (http://en.wikipedia.org/wiki/Activated_carbon), aslında sadece kömür, ama belli bir ısıda, belli bir süre 'pyrolysis' işleminden geçmiş olması gerekiyor, ki filtreleme için çok önemli olan delikli yapıya ulaşabilsin. Kömür ne kadar delikliyse, yüzey alanı da o kadar fazla oluyor. Örnek vermek gerekirse, ortalama bir aktif karbon kömürün sadece bir gramının yüzey alanı, yaklaşık 500 metrekare!
Pyrolysis, temelinde kömürleştirmek demek. (Eski Yunanca'da, Pyr "ateş" ve lysis "ayrıştırmak" - ) Organik maddelerin, çok yüksek ısıda ve neredeyse oksijensiz ortamda termo-kimyasal olarak çürümesi diyebiliriz. Bu süreç en az 200-300 C derecede başlıyor ve çok daha yüksek ısılarda da devam ediyor. Hangi ısı aralığını kullanacağınız, elde etmek istediğiniz kömür yapısına göre değişiyor. Isı ne kadar yüksekse süreç de o kadar kısa, ve sonuçta elde ettiğiniz kömür de o kadar hafif, yani delikli bir yapıda oluyor. Genelde su filtreleme kömüründe ne kadar delikli bir yapı elde ederseniz o kadar iyi, fakat daha masraflı.

Josh, PunPun'da bu kömürü kendisi yapmış. Kullandığı sistem oldukça basit, herkes becerebilir. Detayları burada anlatmak çok uzun sürer, fakat aşağıdaki filmde kendisi 'gasification' denilen tüm süreci tek tek açıklıyor. Tabi ki kömür yapmanın birçok yöntemi olduğunu da unutmamak lazım, bu sadece bir örnek.



Ayrıca aşağıdaki adreste konuyu ele alan bir de doküman bulabilirsiniz:

http://www.aqsolutions.org/resources/DIY.pdf

İşin güzel kısmı, bu yöntemle elde ettiğiniz kömürü, 'biochar' olarak da kullanabilmeniz. (http://en.wikipedia.org/wiki/Biochar) Toprağınızın ihtiyacı olan kömür tipini iyi belirlemeniz gerekiyor sadece.

Bu, hem küçük (aile) ölçekte hem de büyük (çiftlik) ölçekte kullanılabilecek bir filtre sistemi. Ama tabi ki önce filtre edilecek suyun analiz edilmesi gerekiyor. Özellikle organik toksinlerin temizlenmesinde oldukça etkili, ama suyu lityum, sodyum, demir, kurşun, arsenik gibi elementler ve güçlü asitlerden bu yöntemle arındırmak mümkün değil.

Tüm bunların dışında, Tayland ve Malezya'da gördüğümüz kadarıyla, ev kullanımı için satılan musluk filtreleri çok yaygın. Özellikle 'reverse osmosis' tipi su filtreleri her yerde. Pet şişelerde satılan suların bile neredeyse tamamında 'filtrelenmiş musluk suyudur' yazıyor. Tropikal iklimdeyiz, her yer su, ama içilebilir doğal kaynak suyu yok..

Emre.




8 Mayıs 2012 Salı

DIY (Kendin Yap) - Günısı Sistemi

PunPun'da geçirdiğimiz günlerin bir kısmında, dört yıl boyunca Orta Asya'daki çeşitli ülkelerde (Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan) eko-hijyen üzerine eğitimler vermiş Hollanda'lı Fede ile çalıştık. O sırada basit bir günısı sistemi yapıyordu, ben de işin ucundan biraz tutma fırsatı buldum. Kendisi ülkesine geri dönmek üzereydi, biz de vakit darlığı yüzünden oradan ayrılmak üzereydik, ama yine de sistemin nasıl kurulacağı hakkında birşeyler öğrenme fırsatı buldum. Maalesef bitmiş halinin fotoğrafları yok.

İlginçtir, günısı sistemleri Türkiye'de uzun yıllardır oldukça yaygın olan bir teknoloji. Geçen sene doğal yapı atölyesinde tanıştığımız Penny Livingston da bahsetmişti Türkiye'ye ilk geldiğinde bu teknolojinin çok yaygın olduğunu görüp, ne kadar şaşırdığından. Tayland gibi bol güneşli bir ülkede bile yeni yeni oluşmaya başlamış bir kavram. (Hava hep o kadar sıcak ki, belki sıcak suya ihtiyaç duymamışlardır hiç.) Tüm halk tarafından inanılmaz bir sevgi ve saygıyla anılan kral ise, bu tip projelere ciddi ölçüde destek olmaya başlamış. Daha sonra Malezya'da tanıştığımız Ladia da, şu anda güneş panelinden elektrik üreten küçük ölçekli sistemlerin, Tayland'da, isteyenlere bedava verildiğini söyledi. Masraflar kralın kendi cebinden karşılanıyormuş. Gerçi bu bilginin doğruluğunu araştırmış değilim henüz..

Konuya geri dönersek.. Günısı sistemi iki ana üniteden oluşuyor. 1. Kolektör, 2. Su tankı. Sistemin çalışma prensibi de basit: Isınan su sistemde yükselerek su tankına doluyor, tankta görece serin olan su yeniden ısınmak için kolektöre gidiyor. Yani devr-i daim. Güzel bir isim.

Kolektör: Yaklaşık 1 x 1.5 m ölçüsünde dikdörtgen bir çerçevemiz var. Bu çerçevenin içinde, güneşin ısıtacağı suyun dolaştığı bakır borular sıralı. Bakır olması önemli, gümüşten sonra bu iş için en uygun ve en iletken madde bakırmış. Gümüş de pahalı haliyle. Bu borular siyaha boyanmalı ki daha verimli bir şekilde ısınsın. Ayrıca boruların üzerine de, yine siyaha boyamış alüminyum plakalar sabitleniyor ki suyun ısınmasını sağlayacak yüzey alanı artsın. Bu plakaların borulara hiç boşluk kalmayacak şekilde çok iyi yapışması gerekliymiş, yoksa verim kaybı yaşanıyor. (Tabi bu bilgiler, soğuk iklimde yaşayan insanlar için özellikle önem taşıyor.) Borular arasında 12 cm boşluk bırakmak ideal ölçüymüş. Bu sistemde Fede dokuz sıra boru kullanmıştı; dikdörtgen çerçevenin bir köşesinde su girişi, diyagonal olarak karşı köşesinde de su çıkışı bulunuyor. (Fotoğraflarda detayları daha iyi görebilirsiniz.)





Çerçevenin içinde, boruların arasında kalan boşluk da ısı kaybını önlemek için yalıtkan bir malzemeyle dolduruluyor. (Yün, taşyünü, vs.) Son olarak, çerçevenin üzeri güneş ışığını geçirecek saydam bir plakayla kapatılıyor (cam, pleksiglas, vs.).

Su tankı: Bu iş için ihtiyacınıza göre herhangi bir boyutta ve herhangi bir formda konteyner 
lazım. Bizim elimizde standart, içi çelik kaplamalı 
55 galonluk bir varil vardı. (Yaklaşık 200 litre. Hiç para ödemeden elde etmeniz bile mümkün.) Günlük su ihtiyacınızın hesaplamasını yapabileceğiniz formülleri de internette bulmanız mümkün.



Burada önemli olan şey, suyun giriş ve çıkış noktalarını iyi belirlemek. Dört adet delik açmamız gerekli: 1. Kolektöre giden su çıkışı, 2. Kolektörden gelen su girişi, 3. Banyo veya mutfaktaki sıcak su musluğuna giden su çıkışı, 4. Dışarıdan su tankına dolacak su girişi.


Soldaki fotoğrafta en altta gördüğünüz delik, ısınmak için kolektöre gidecek su akışını sağlıyor (1). (En altta olmasının sebebi, tankın içindeki görece serinlemiş olan suyun tankın dibine çökmesi. Yeniden ısınmak için kolektöre gidiyor.) Varilin ortasında gördüğünüz iki delikten sağdaki, yani nispeten aşağıda olan, kolektörde ısınmış olan suyun tanka dolmasını sağlayan giriş (2). Bu iki delikten soldaki, yani nispeten yukarıda olan ise, sıcak suyun kullanılacağı musluğa giden çıkış (3). En üstte olmasının sebebi, mümkün olan en sıcak suyun kullanılabilmesini sağlamak. Bu deliği varilin en tepesine yerleştirmememizin sebebi yeterli su basıncı sağlamak. Bu resimde görmediğimiz diğer delik (4), varilin arka tarafında, 1 numaralı çıkışın tam karşısında yer alıyor. (Aşağıdaki resme bakınız.) Bu deliğin de varilin en altında konumlanmasının sebebi, tanka dışarıdan dolacak suyun sıcak olmaması.


Üstteki fotoğrafta gördüğünüz 4 numaralı deliğe, tuvaletlerin sifon sisteminde kullanılan şamandıralardan bağlıyoruz. (Aşağıdaki resim.) Bu şamandıra, tankın içindeki su seviyesi düştüğü zaman, otomatik olarak yeniden su dolmasını sağlıyor. Böylece tankın içinde su miktarı hep sabit kalıyor. Sıcak su kullanıldıkça, ısınmak üzere dışarıdan su takviyesi yapılıyor yani. (Fotoğrafta çok iyi görünmüyor, ama varilin tepesinde duran bakır top, varilin derinliğine göre uygun bir boyda tel ile hemen yanındaki aparata bağlanacak. Böylece su seviyesi düştüğünde aşağıya seyreden şamandıra, deliğin açılmasını sağlayarak içeriye su alacak. Su, istenilen seviyeye ulaştığında yeniden yükselmiş olan şamandıra, deliğin kapanmasını sağlayarak su akışını durduracak.)


Kolektöre giriş çıkış yapacak boruların bağlantılarını, kolektörü nasıl konumlandıracağınıza göre ayarlamak lazım. Mantık olarak, (kuzey yarım kürede) güneye bakacak bir açıyla yerleştireceğiniz panelin alt köşesinde kalan girişe ısınacak olan suyun, üst köşesinde kalan çıkışa da ısınmış olan suyun bağlantısı yapılmalı.

Ne yaptığınızı biliyor ve hızlı çalışabiliyorsanız iki-üç gün içinde çalışır hale getirebileceğinizi düşünüyorum. Ayrıca yine internette detaylı bilgiye ulaşmanız eminim mümkündür. 

Aslında epey basit bir teknoloji. Ben de bazen düşünüyorum, çok makul bir fiyata günısı sistemi satın alabilecekken neden kendim uğraşayım. Ama sonra bizimkilerin yazlığında sürekli sorun çıkaran günısı deposu aklıma geliyor. Kendim yaparsam kendim tamir edebilirim, günlerce tamirci beklemek zorunda kalmam, param de cebimde kalır. :)

Emre.





19 Mart 2012 Pazartesi

Pun Pun

5 mart'ta Pun Pun'a gitmek üzere Chiang Mai'den kalkan kamyonete bindik.  Bizimle beraber  köylüler, Panya'da yaşayan Japon Mizuki ve bizim gibi permakültür ve doğal yaşam mekanlarını gezen ve belgesel çeken Fransız Phillipe ve Audrey ile 3 saat dura kalka Pun Pun'a vardık. Yolda sohbet çok keyifliydi. Mizuki de Panya'dan önce Tacomapai'de uzun süre çalışmış. Aynı Türkiye gibi, Tayland'da da doğal yaşam ile ilgilenen herkes birbirini tanıyor ve birbirine destek atıyor, tohum ve ürün alışverişi yapılıyor çiftlikler arasında. Pun Pun ve Panya birbirine çok yakınlar, bizim gibi çalışmaya gelen gönüllüleri ve stajerleri taşırken, civarda yaşayan köylülerin günlük alışveriş ihtiyaçlarını da karşılıyorlar, bu yüzden köylüler ile iyi ilişkileri var.
  Pun Pun'a vardığımızda saat 16.00 idi. Ana toplantı binasının üst katında Phillipe, Audrey, Emre ve bana iki tane çift kişilik yatak hazırlamışlar. Yerleştikten sonra, kaldığımız binanın önünde Pun Pun'un sahibi Jo, haftaya yapılacak eko mimari kursu için kerpiçten tuğla hazırlıyordu. Biz de hemen yardım ettik. Çamur içinde olmayı özlemişiz. :) İş bitiminde, kaldığımızın binanın çatısından inanılmaz bir gün batışı izledik. Burada güneş kıpkırmızı oluyor batarken, ilk başta çok şaşırıyordum. Sonradan ayın da aynı tonda olmasından anladık ki, etraftaki orman yangınları ve sis yüzünden, güneş ve ayın rengi bu kadar koyu ve kıpkırmızı.





Toplantı binası ve uyuduğumuz yer, önünde kurumaya bırakılan kerpiç tuğlalar.

 Akşam yemekten önce Jo'nun karısı Peggy ile tanıştık sonunda. Janell aracılığıyla uzun zamandır yazışıyorduk  kendisiyle. Ben nedense Peggy'i 45 yaşlarında hafif kilolu sarışın bir kadın diye canlandırmışım kafamda, halbuki 32 yaşında incecik ve genç Peggy. O da Emre'yi kız ismi sanıyormuş. Yemekten önce uzun uzun Pun Pun, Tayland ve Türkiye'deki ekolojik hareketler ve sosyal yapılar hakkında konuştuk.
Peggy ve Jo
Foto: Google images

   Pun Pun'u Jo 8 yıl önce aldığında, hiç bir şey yokmuş arazide. Monokültür uygulamaları  ve yangınlar yüzünden dümdüz edilmiş bir arazi, tuzlanmış bir toprak varmış. O yüzden çok ucuza almışlar toprağı. İlk önce öncü bitkileri ekmişler, ve bol bol muz ağacı ekmişler. Hem toprağı tutması için,  hem de sulu gövdesi sayesinde toprağa organik madde kazandırmak için. 8 yıl da mekan acayip bir hale gelmiş. Ağaçlar ile yenilebilir bitki ve sebze çeşitliliği çok ilham verici. Pun Pun'un asıl misyonlarından biri tohum saklama. Kocaman bir tohum ambarları var. İçindeki buz dolabı ağzına kadar tohum ile dolu. Tohumları bağış karşılığı insanlar ile, ya da sel sonrası yerel halk ile paylaşmışlar. 

Tohum ambarı


Ama özellikle doğal yapı, kerpiç mimari ve yenilenebilir ev olayını çok uçurmuşlar. Sık sık yerel mimari kursları düzenliyorlar. Her kursta yeni bir ev daha ekleniyor mekana, bu sayede kalacak yer sorunu hiç yok Pun Pun'da, herkesin kendi alanı var.
   Pun Pun'a gelmeden önce yazışmak gerekiyor. Öyle zırt diye gelenlerden hoşlanmıyorlar. Biz Türkiye'de Emre ile çok şımarmışız sanırım. Gittiğimiz her yerin gerçekten çok yardıma ihtiyacı olduğundan, yemek ve kalacak yer karşılığında çalışmak çok kolay ve rahat oluyordu. Pun  Pun günlük kişi başı 350 baht istiyor, kalmak ve yemek dahil. Yani  günlük 20 TL. (Türkiye'ye kıyasla ucuz gibi gözükse de, Tayland için çok ucuz sayılmaz bu miktar.) İlk başta çok uyuzlanmıştık bu duruma, fakat oraya gidince neden para istediklerini daha iyi anladık. Türkiye'deki mekanlara gönüllü başvurusu çok az buralara kıyasla. Oysa burada eko turizm sayesinde hemen hemen her gezgin en az iki hafta kalıp, maddi destekte de bulunuyor, çalışmanın yanı sıra. Ayrıca Tayland'daki çoğu yer ve sistem oturmuş, kısacası gönüllüye değil, nitelikli gönüllüye ihtiyaçları var. Uzun süre kalırsan para almıyorlar senden, çünkü ancak uzun süre kalırsan gerçekten yararlı olabiliyorsun. Avrupalı turistlere de 350 baht zaten çok ucuz geliyor. Ayrıca oraya gelen gönüllülerden bazıları kömürden su arıtma sitemleri bile tasarlıyor. Dolayısı ile biz çok niteliksiz kalıyoruz ve kısa süre kalınca para istiyorlar haklı olarak.  O yüzden öyle zırt diye her gideni değil de, gerçekten uzun vadede katkısı olabilecek insanları tercih ediyorlar. Ve oturmuş bir sistem kurmak isteyenler için. bu çok anlaşılır bir durum. Ayrıca kısa süreli gönüllüler geldiğinde, burada ve diğer yerlerde yaşayan sabit ev sahipleri alışma süreci yaşıyorlar, tam alıştıklarında ise hoop diye yenileri geliyor. Her gelene sıfırdan iş öğret vs, gerçekten enerji kaybına yol açıyor. Kısacası Pun Pun'a ve diğer mekanlara gitsek biz en az 1-3 ay kalacağız deseek, kimse para istemez eminim. Ve  Pun Pun ve Panya'da vakit geçirirken, gerçekten bir yerlerde azıcık da olsa sabitlenmeye ruhen, bedenen ve iş öğrenmek açısından ihtiyacımız olduğunu fark ettik. Her 10 günde bir yeni bir yere gitmek, bizim açımızdan da çok enerji kaybına neden oluyor. Tam gittiğimiz yer ile uyumlanmışken, mekan değiştirmek yorucu olabiliyor.

Ikinci gün Peggy bizi çok güzel bir kerpiç eve yerleştirdi ve ücret konusunda gücünüz neyse o kadar destek atın dedi. Ama bu kadar keyifli bir evde kalınca kendimizi mahçup hissetmemek için, kişi başı normal günlük katkıyı yaptık 1 hafta için. :) Biz de ayrı bir cinsiz yani. Pun Pun'da sadece 11 Mart'a kadar kalabilirdik, çünkü kurs zamanları gönüllü almıyorlar. 11 mart'ta da Tayland vatandaşlarına açık 3 haftalık bir kurs başlayacaktı..




Kerpiç evimiz. :)

Pun Pun'da sabit yaşayan 15 kişi var. Jo ve Peggy'nin bir oğulları var 11 yaşlarında. Onlar dışında 2 tane daha çocuklu aile var. Anneler Amerikalı, babalar Tay. Arada 3-6 ay kalan stajerler var. Çocuklar okula gitmiyor, evde eğitim alıyorlar. Doğruluğu, yanlışlığı tartışılır.
Sabit yaşayan insan sayısı arttıkça, mekanın eli yüzü daha düzgün oluyor. Mutfak ve genel günlük işler daha hızlı ve düzenli akıyor. Pun Pun'un kocaman bir mutfağı var, yemekleri orada sabit yaşayan 15 kişi dönüşümlü hallediyor. Kısa süreli gönüllüleri pek mutfakta çalıştırmıyorlar. Her yer tertemiz, ve yemekler harika. İlk gün suşi yedik mesela, Türkiye'de sushi çok pahalı olduğudan iki tabak dolusu suşi yiyebilmek çok acayip oldu. :) Yani Pun Pun bir yandan aile mekanı gibi olduğu için çok düzenli ve otel gibi. Yemekler önüne geliyor. Pek alışık değiliz bu duruma, ben her zaman kolektif çalışmayı ve gittiğim yerde mutfak ekibine dahil olmayı tercih ediyorum. Öteki türlü misafir gibi hissediyorum ve bu his beni yoruyor. Pun Pun'da da sık sık misafir gibi hissettim kendimi, bu açıdan.





 Ana bina, mutfak ve yemek yenilen yer. Üst katında kütüphane var.

Vejetaryan ağırlıklı, güzel yemekler.

Bulaşıklar yukarıdaki leğenlerde yıkanıyor. (Herkes kendi tabağını kendi yıkıyor yine.) 5 leğen var içleri su dolu. İlki kirini akıtmak için, ikincisi detarjanlı su, sünger ile yıkıyorsun. 3, 4, 5 de durulamak için. Güzel bir sistem olsa da, bardaklar için ayrı bir sistem lazım. Su içtiğiniz bardağı temizlemek için yağlı suya batırmak istemiyorsanız. :)

  Pun Pun'un tüm tuvaletleri kompost  tuvalet. Ama bildiğimiz kuru kompost tuvalet değil, su kullanabiliyorsunuz. :) Tay'lar kuru tuvaletten hoşlanmadıkları için böyle bir sistem kurmuşlar. Bu tuvaletler normal tuvalet gibi, içine tuvalet kağıdı, idrar hepsini yapıyorsun. Tüm pislikler bir çukurda birikiyor, oradan borular ile fazla su ayrı bir çukura aktarılıyor. Ve üçüncü çukurda 1 yıl bekletiliyorlar, bu çukura kuru kompost malzemeleri (gübre, dallar, yapraklar ) da ekleniyor. Ama bu sistem ancak çok sıcak iklimli yerlerde uygulanabilinirmiş. Yani Türkiye'de kompost tuvalet kuru olmak zorunda.


Kompost Tuvalet. Bu arada Thailand'ın genelinde lavobo yok pek, eğer turistik bir yerde kalmıyorsanız. Tuvalete su dökülen çeşmede el yıkanıyor ve diş fırçalanıyor. Biraz garip geliyor bana bu durum.

Peggy ve kabile kadınları idrarlarını ayrı bir kovada hazırladıkları şekerli ya da pekmezli su ile karıştırıp, bitkilere gübre olarak veriyorlarmış. Şekerli su idrar kokusunu önlüyor, ama daha farklı bir fermentasyon kokusu yayıyormuş. Bu karışımı suyla inceltip sıvı gübre olarak bitkilere verince, onlar da bu durumdan çok hoşnut oluyorlarmış. :)

  Pun Pun'da çok fazla ekili, yükseltilmiş sebze yatağı var. Her sezon başka bitkiler ekiliyor bir yatağa. Kimi sebzeler tohuma bırakılıyor, özellikle bu kuru yangınlı dönemde. Köylüler her yeri yakıyorlar, hem kendi ekili alanlarını hem de ormanı. Jo bir yandan kötü bir şey olsa da bu, yerel halk tüm yaşamını ormandan karşılıyor ve anlamaya çalışıyoruz diyor.




Pun Pun'un asıl iddalı olduğu konu kerpiç ve doğal yapılar. Bir ev yapılması için (yaklaşık 3m x 3m. ebatında) en az 1000-1200 kerpiç tuğla gerekiyormuş. Biz, bir günde ekip çalışmasıyla 650 tuğla yapabildik. Kerpiç evlerin dekorasyonları da nefis. Bir kaç örnek ekliyorum.













Pun Pun'da değişik stillerde bir çok kerpiç yapı görmek mümkün. Zaman geçip uzmanlaştıkça  evler de daha düzgün olmuş. Evlerin sıvaları ve işçilikleri çok güzel. İlk başta kolay ve ucuz olduğu için aliminyum çatı yapıyorlarmış. Tabi bu malzeme yalıtkan olmadığı için çok ısı geçiriyor, ayrıca bir sürü hayvana yuva oluyorlar. Yeni yapılan yapılar yaşayan çatı, güzel bitkiler ekili. Hem de yalıtım açısından daha başarılıymış.

 Pun Pun'un bir de kendi ürettiği doğal sabun, şampuan ve organik kahve ile meyve sularını sattığı bir kafe'si var. Çok fena mutlaka gidip leziz bir şey içiyorsun, para harcamamak imkansız yani. :) Passion Fruit suyu bağımlısı olduk.





Cafe Pun Pun, çatısı yaşayan çatı.


  Kerpiç tuğlaları yapmak dışında, Emre ile bahçede çalıştık. O çapa yaptı, ben yabani otları ayıkladım. Bitkilere su verdim. Hortum yerine, küçük sulama kapları kullanınca daha uzun sürse de su vermek, hem bitkileri gözlemlemek hem de köklerine zarar vermemek açısından çok iyi oluyor. Wilderness ve Tacomapai'deki kalın hortumlar, çekiştirirken bitkilere zarar veriyor. Emre ile beraber büyümüş marul ve salataları yeni yerlerine aktardık. Arada mutfağa zorla girdik ve yardım ettik. Emre gün ısı sistemine yardım etti. Sabah 9 dan 12 ye kadar sıkı çalışılıyor. Sonra 4'e kadar öğle yemeği ve ara var, çok sıcak olduğundan 4'ten akşam yemeğine kadar tekrar çalışılıyor. Yani 15 kişi olduklarından bu saatler yeterli oluyor ve her işin altından kalkılıyor. İçme suyu dereden geliyor, 3 su tankı var. İlkinde taşlar ile arıtılıyor, ikincisinde kum ile, üçüncüsünde kömür ile arıtılıp, içilmeye hazır hale getiriliyor. Emre bu konu ile ilgili ayrıntılı yazacak daha sonra.
Kısacası Pun Pun'da hafif aile yeri ve otel komforu olsa da çok iyi vakit geçirdik. Aile mekanı gibi olduğundan akşam ateş başı sohbetleri vs dönmüyor, Tacomapai'de ki gibi. Herkes sosyal yaşamını yemekten sonra kendi evinde, kendi ailesi ile yaşıyor. Sosyal açıdan bazen çok soğuk bir yermiş gibi geldi bize, ama iş öğrenmek için çok iyi bir yer Pun Pun. Uzun süre stajer olarak çalışmayı planlıyoruz, bir kaç ay sonra, öğrenilecek çok sey var. Daha sonra tekrar gelmek üzere 11 Mart'ta ayrıldık Pun Pun'dan..

  Tayland, Malezya, Endonezya, Yeni Zelanda ve Avustralya'daki ekolojik ve permakültür uygulanan arazileri gezip belgesel çeken Audrey ve Phillipe. Fransa'dan sponsor bulmuşlar, Canon 600D ile çekim yapıyorlar. İnternet siteleri için: http://www.bio-logiques.org/


Pun Pun'un kurucusu Jo'nun ilham verici, güzel videosu:
"Life is easy, why do we make it so hard?"

 Pun Pun'a gelme sebeplerimizden biri de bu video'dur..