Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2014 Cuma

Dünya halleri: Neler yapıyoruz güncellemeleri:)


Sayın Seyirciler,

Evet, Türkiye'ye geleli neredeyse dokuz ay oluyor ve ben bloga hiiç yazı yazmadım. Geçtiğimiz yaz aylarında neler yaptığımızı sık sık soran eşlere, dostlara gelsin...

Geldik ve gelir gelmez Gezi patladı, e hal böyle olunca, "şöyle gezdik, böyle şeyler gördük", yazıları yazmaya utandım açıkcası..



Gezi dirilişi için çok güzel şeyler yazıldı, edildi... Ne biçim günler yaşadık ulan hep beraber. Bol bol ağlamalı, gülmeli... Tüm bu süreçte Türkiye'de olduğumuz için memnunum.



Sonra Emre ayağını kırdı, böylece Datça'da bu yaz için planladığımız her şey uzun süre uykuya daldı... Öyle oldu, böyle oldu derken yazmadım işte. Bir de geçmiş gitmiş şeyler hakkında yazı yazmak bazen saçma geliyor çok. Diğer yandan, nadiren de olsa, gittiğim bir yerde hiç tanımadığım birinden, "aaa morminor, niye yazmıyorsun? Ben sizi çok severek okuyorum, merak ediyorum neler yapıyorsunuz şimdi", falan gibi şeyler duyunca yeniden yazasım geliyor, iyi hissettiriyor insana kendini. Sonra hayat oradan oraya savurmaya devam ediyor, zaman uuçuuçuşuyor...

O kadar garip zamanlarda, o kadar acayip bir dünyada ve ülkede yaşıyoruz ki, apolitik kişiliklerimizin her hücresini zorla politikleştirdiler. Fikirsel ve fiziksel olarak direnmemek söz konusu olamıyor. "Dünya benim evim, sınır tanımam, ırk ve din göz etmem, bir huzur verin yeryüzüne", dileklerini bastırdıkça birleşen organizmalar olduk.



Küçüklüğümden beri gittiğimiz her güzel mekanın ya devlet eli ile, ya turizm kafası ile, ya da aydınlanan zengin yogiler tarafından bitirilişine, yağmalanılışına veya maddi olarak bana ulaşılmaz hale getirilmesine tanıklık edip duruyorum. Sadece bizim ülkemizde olsa bu yağma vallahi alacağım çantamı, göç edeceğim. Ama nereye gitsen kaçış yok... Endonezya'nın güzelim yağmur ormanlarına aquapark inşa eden aç gözlü ile, dünyada su bitmek üzereyken, ülkemizde dereleri kurutan zihniyet aynı; ve her yerdeler maalesef.


Gezi zamanı, oradan buradan kaydettiğim fotoğraflar olur kendileri :)


Neyse biliyorsunuz, kolektif olarak yaşıyoruz tüm bunları. Gündemin bitmek bilmeyen çığlıklarını, kokuşmuş ayakkabı kutularını bir kenara bırakıyorum...

Evet geldik geleli Datça'da takıldık uzun süre. Anneanne evini ele geçirdik, büyüyünce ne olacağız sorularına yanıtlar aradık... Mayıs başında Bodrum Gümüşlük Akademisi'nde Emet Değirmenci'nin konuk konuşmacıları olduk, çeşitli şehirlerde atık su ve yol anılarımızla ilgili sunumları yaptık..




Mayıs 2013 Gümüşlük Akademisi

Çiftlik falan kurmadık, organik tarımcı olmadık, ekoloji ve permakültür kelimelerini pek kullanmak istemedik. :)  Filiz Telek'in katkıları ile Debra Roberts ve Alper Kuyucu'dan arıcılık kursu aldık; bir gün bir evimiz olursa, bir de kovanımız olacak sanırım sayın seyirciler. :) Muhteşem arılardan öğrenecek ne çok şey varmış...



Fotoğraflar: Filiz Telek

Yollar sık sık çağırdı, çağırıyor, ama gidip dönüp yine sıfırdan başlamak istemedik. Geçtiğimiz yaz için planladığımız tüm kerpiç ev, kurs organizasyonu, "şöyle yaparız, böyle yaparız", hayalleri hayal olarak kaldı. Ama güzel fideler, tropikal tohumlar ektik anneanne evinde.. Bu bahar daha çok çoğalacağız tohumlar ile...

Ekim ortası Emre ile Bora İzmir Seferhisar'da roket sobası yaptılar, biz de Dilan ile Vipassana sonrası sıvasına yetiştik. Daha bitmedi, ayrıntılar yakında...




Yıllardır Elif İşcan'dan öğrendiğim merhem yapımı işlerini geliştirdim sizinle görüşmeyeli. Sundance'te bir arkadaşımla birlikte merhem, Deniz Arı ve Hamdiye Dinç'in yaptığı takı ve sabunlarından oluşan bir stand açtık, masaj yaptık, eş dost gördük Jonglörlük Festivalinde...






Sonra hayat beni Selen Hünerli ve Deniz Erk ile birleştirdi, birlikten güzel şeyler doğdu. İstanbul'u hiç sevmesem de bu iki güzel kadından çok şey öğrendim. Ceres'e ben de eklendim, ortaya şimdilik yılbaşı paketi çıktı, devamı yoldaa. :)


Fotoğraflar: Erol Özlav:)

Tüm ülke manyaklıkları, hayat halleri dışında hala yurdum yemekleri ve şahane arkadaşlarımız sayesinde hayat bize güzel günler getiriyor...

Ve son gelişme de şöyle; mart ayında Eski Datça'daki Yağhane pansiyonda çalışmaya ve yaşamaya başlıyoruz Emre ile. Bir senelik anlaşma yaptık mekanın yeni sahipleri İlke ve Sinan ile. Kurs organizasyonlarını ben üstleniyorum, duyurulur. :) Ceres ürünlerine İstanbul dışında, Yağhane Pansiyon Eski Datça'dan da ulaşabilirsiniz.





Böyle işte durum güncellemeleri, yıllık reklam kampanyalarımız. :)
Herkese nefis, rahat, daha az olaylı dünya halleri olsun...
Geçtiğimiz senenin yol anılarını bitirmeye niyet ediyorum bu yıl. 
:)




22 Ocak 2012 Pazar

Yol Özeti (Türkiye)


Türkiye'deki Permakültür ve doğal tarım açısından planladığımız yol, ocak ayı itibari ile bitmek üzere.. Dönüp bakınca gitmeyi planladığımız ama gidemediğimiz yerlere üzülüyorum. Çamtepe, Dedetepe, Alakır, Kardeş Bitkiler gibi..

An itibari ile Tayland'a gidiyoruz. Bahreyn hava alanından canlı yayındayım. Orada da bu konuda çalışmak istediğimiz yerler var. Zaten mevsim itibari ile Türkiye'de çadırda kalmak ve arazide çalışmak zor.. Hayat daha ucuz olacak fikri de iyi geliyor Tayland'da.. Şu gri, kokan insan, zaman, para ve enerji çalan İstanbul'dan yola çıkıp, rengarenk bir dünyaya gözümüzü açacak olma fikri bizim için ne ile karşılaşacağımızı bilmesek de oldukça heyecan verici..

Şimdiye kadarki yol halimizin bir özetini yapmak gerekirse:

  • Bu yol boyunca en çok kendim ile yüzleştim diyebilirim, yüzleşmeye de devam.
  • Önyargılarımın ve hislerimin beni yanılttığı çok oldu. Bir yere gittiğimizde ilk hafta hiç hoşlanmadığım biri ile çok iyi vakit geçirdiğim oldu, ya da tam tersi. Her şeye ve herkese zaman vermek gerektiğini, bazı durumların çok hızlı dönüştüğünü gördük.
  • Yol yolda düzülürmüş, gerçekten de öyle. Hiç bir şey tasarladığımız gibi olmadı, ama hep bizim için olabildiğinin en iyisi oldu.
  • Kendimize ve şansımıza inanmaya başladık.
  • Ben en çok bulaşık yıkadım Permakültür adına. Uygulama anlamında da çok ciddi edinimlerin olamadı. Emre hep daha ağır işlerde çalıştı. Zaman zaman 'bulaşık yıkamaya mı çıktım bu yola?' dediğim oldu. Ama değişik insanlarla beraber yaşama deneyimleri çok geliştiriciydi.
  • Ellerim bulaşıktan değişti, ayaklarım yalın ayak gezmekten genişledi:)
  • 8 gün banyo yapamadığım oldu. Bilenler bilir beni, epey zorlanırım öyle koşullarda. Ekolojik yaşamaya çalışan kokoş yanım ile yüzleştim, yıkanamadığında dünyanın sonu gelmiyormuş. :)
  • Geçtiğimiz 10 ay hem bizim için, hem de ailelerimiz için güzel bir geçiş hazırlığı oldu sanırım, yurt dışı yolculuklarımız için..
  • Hayatta ne seçiyorsanız, nerede yaşıyorsanız yaşayın, permakültürün dünyaya saygı, insana saygı ve eşit paylaşım ilkelerini gözeterek kendinizi iyileştirebilirsiniz. Permalkültür'den bir haberseniz de aklınızı kullanarak bu kadar basit ama nedense uygulaması bu kadar zor olan bu etiklere uygun yaşayabilirsiniz. Adlara, kavramlara, kişilere değil de, her konuda olduğu gibi işin özünü anlamak ve kavramlar üstünden kirlenmemeye ve kirletmemeye odaklanmak gerektiğini düşündük.
  • En çok insan ilişkileri açısından geliştik, konu ile ilgili çok önemsediğimiz bağlantılar yaptık. Bir sürü yoldaş edindik.
  • Yapamadıklarım yerine, yaptıklarıma odaklanmayı seçmeye karar verdim, çok iyi geldi.
  • Adının ne olduğundan çok, her konuda en önemli durumun düzgün iletişim kurmak olduğunu ve insan ilişkileri sorunsalları üstüne çok düşündük, kendi payımıza düşenleri yapmaya niyet ettik.
  • Kafalarımız çok değişti. Kendimi çok doğa sever, 'ekolojik' zannederken, bilmeden yaptığım bir sürü hata gördüm. Kendi tüketici taleplerimi, ve payıma düşeni yapmaya başladım. Ya da hala ufak ufak deniyorum dönüşmeyi diyebilirim.
  • Kendimiz ile yüzleşmek zaman zaman çok zorladı. Ama sonunda biraz daha köşesiz insanlar olduk sanırım. Yola çıkarken sahip olduğumuz endişe ve kaygılarımızın çoğu uçtu gitti.. Yerlerini  daha önce hiç düşünmediğim başka kaygılara bıraktı..
  • Zenginlik kavramımız çok değişti. Ve değişir değişmez hayatımız ciddi anlamda maddi açıdan kolaylaştı. Temiz gıda, temiz su, barınak, ve hayatımızı paylaşacağımız güzel insanlar dışında hiç bir şeye ihtiyacımız olmadığını, sık sık deneyimledik.
  • Bugün temiz gıdaya ulaşmanın para ile ilgisi olmadığını,  zenginin de fakirin de temiz gıdaya öyle kolay kolay ulaşamadığını gördük, kişi fark etse de, etmese de.
  • Dünyasal sorunların, aşırı nüfus, temiz gıda, petrol kaynakları, şirket politikaları gibi konuların etkilemediği tek bir canlı olmadığı gibi, tüm sorunların çözümleri için çalışmanın hepimizin sorumluluğu olduğunu ve hangi yoldan giderseniz gidin, payınıza düşeni yapmadığınız sürece, söylenmelerimizin anlamsızlığını bildik.
  • Para bittiği anda her zaman ya bir iş, ya bir yerde gönüllü çalışma fırsatı çıktı. Akışa güvendikçe yolumuzun açıldığını gördük.
  • Gezgin olmanın avantajları dışında, zaman zaman çok enerji kaybına neden olduğunu gördük. Bir yerde sabit olsaydık, topraktan daha çok şey öğreneceğimizi bildik. Kendi ektiğimiz bir ağacın büyümesini gözlemleyerek, hatalar yaparak büyüyeceğimizi anladık. Ama gezme arsızlarıyız, bir yere yerleşmeden geziyor olmanın da kafa açıcı yanları var. Ne istemediğini görmek açısından.
  • İki kişi olmaktan güç aldık, alıyoruz hep. Ama gönüllü ortamlarında birbirimizin iş yükünü hafifletelim derken, tüm gün çalışıyor bulduk kendimizi zaman zaman. Kendi çalışma koşullarımızı ve ihtiyaçlarımızı iyi belirleyip, açıkça ifade etmenin kolaylaştırıcılığını fark ettik.

  • Türkiye'de çok hızlı bir şekilde moda olan Permakültür, gördüğümüz kadarı ile şimdilik 'kalburüstü' kesimin ilgi alanı. Ve herkes büyüme sancıları çekiyor. İçinin hızla boşalmamasını umuyorum.  Terminoloji olarak da  köylü ve yerel halka yabancı bir kelime. 
  • Permakültür kurs ücretlendirmesi ile ilgili çeşitli tartışmalara tanık olduk ve oluyoruz. Eğitim ve eğitmen sayısı arttıkça fiyatların da düşeceğini düşünüyoruz. Her konuda olduğu gibi burada da, ihtiyaçlarınızı göz önünde bulundurarak, gönüllülük ya da burs gibi seçeneklerle bu fiyatları kendiniz için düşürmeniz de mümkün. Permakültür'ün kapsadığı ideolojiyi göz önünde bulunduran herkes de bu konuda elinden geldiğince duyarlı. Bizim de içinde yürüdüğümüz yola çıkmamızı sağlayan en büyük etkenlerden biri, var olmak istediğimiz yerlerde bu şekilde varolabileceğimizi görmüş olmamızdır.
  • Bu ülkede yerel halkın ve konvansiyonel tarımın sonuçlarını görmemek mümkün değil. Ekmeyen, üretmeyen bir toplumuz. Gittiğimiz yerlerde genelde erkekler köy kahvesinde, gençler büyük şehirde. Kadınlar çalışsa da, çoğu ihtiyaçlarını süpermarketlerden karşılıyorlar. 
  • Yerel halka kimyasal tarım yapma demek genelde anlamsız, çünkü adam ancak bu şekilde para kazanabiliyor. Bizim gibi entel dantel permakültürcülerin çoğunun açlık gibi bir derdi yok. Ürünleri kendilerine yetene kadar, kendilerini idare edecek 'freelance' iş, ya da maddi kaynağa sahipler. Yani arazinizin yakınında kimyasal tarım yapan bir köylüye başlangıçta müdahale edilemez. Ürün fazlan gözle görülür olunca, onlar da ilgilenmeye başlıyorlar konu ile.
  • Şehirli insanlar olarak, yerel halk ile iletişim kurmayı öğrenmemiz gerektiğini gözlemledik. Bir PDC kursunda en çok anlatılanlardan biri olan bu konuyu uygulayabilen çok az insan ile tanıştık.
  • Gittiğimiz, sevdiğimiz tüm doğal yerleri, kendi halkımız ya da devletin ne kadar hızlı perişan ettiğini daha sık görmeye başladık. Tüm eylemsizliklerimiz ile sıranın her birimize tek tek geldiğini, geleceğini bir kez daha gördük. 
  • Tibet'e de gitsek, Anadolu köylerine de, günümüzde kapitalizm, globalizm gibi 'izm'le biten her şeyin nasıl her yeri berbat, ve aynılaştırdığını ve bizim bakış açılarımızdaki boşlukları gördük.
  • Marketten çok bir şey yiyemez, temizlik malzemelerini tüketemez, süt ve et ürünlerinden korkar bir hale geldiğimizi, ve nasıl 'leş' şeyler ile bedenimizi, zihnimizi kirlettiğimizi gördük.
  • Yıllardır bir arazi arayan insanlar olarak, arazi almaktan şimdilik vazgeçtik. İnsanların büyük araziler içinde kaybolduklarını, arazi almak yerine, kafamıza uyan birilerinin yanına yerleşip, birlik olmanın daha anlamlı olduğunu gördük.
  • Bir yandan ne kadar romantik, uçan bir kadın olduğumu, diğer yandan ayaklarımızın ne kadar yere bastığını ve hem kendimiz hem de evren için olabilecek en doğru yolu seçmiş olduğumuzu düşündüm sık sık. Ve seçimlerimizin sorumluluğunu alabildiğimizi düşündüm.
  • Gerçekten 20 yıllık oturmuş permakültür uygulanmış bir yerin neye benzediğini merak ettik sık sık. Bunu Tayland yolunda deneyimleyeceğimizi umuyoruz.
  • Bir daha büyük konuşmak istememekle beraber, betondan bir apartman katında yaşamayı seçmeyeceğimizi biliyoruz sanki.
  • Dünyayı değiştirmeye çalışmadığımızı, kendi koşullarımızda elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığımızı, kendimize ve toprağı iyileştirmeye çalıştıkça, iyi olduğumuzu gördük. Her koşulda sorunun değil, çözümün bir parçası olmaya çalışarak yaşamayı planlıyoruz..
  • İnsan çeşitliliğinin, farklılıkların güzelliklerini görmeye çalıştık, çalışıyoruz. Hangi konuda çalışılırsa çalışılsın, birlik olmak gerektiğini gördük.
  • Yani hepimizin hayatlarında deneyimlediklerini, bir kez daha biz de deneyimledik. Ama bu sefer çözüm önerileri, ve bireysel olarak seçim ve eylemlerimizin önemini bilerek, daha umut dolu bir şekilde yürümeye başladık..
Esasında çok da acayip değişimler olmadı yani bir yandan. Diğer yandan çok değiştik, iyileştik.. Nerede olduğumuzu, hangi noktalara ulaştığımızı sorgulasak da, genel olarak kişisel gelişimlerimizden memnunum.  Yolumuza, bizi sevdiklerini bilsek de sürekli endişe yükleyen aile üyelerimize anlatamadığımız tek şey, hayal kurmadığımız, uçmadığımız.  Yaşlılığımızı da, her tür ihtiyacımızı da düşünüyoruz, hatta elimizden geldiğince var olan her canlının da ihtiyaçlarını gözetmeye çalışıyoruz. Hayat bu şehirde ne kadar zorsa, kırsalda da zor, yolda da zor. Ama hayatımızda ilk kez tam olarak ne yapmak istediğimizi biliyoruz. Başarılı oluruz, olamayız o ayrı.. Ama inandıklarımızı deneyecek kadar cesur olduğumuz için şükrediyorum..

Böyle işte şimdilik durumlar..

7 Ocak 2012 Cumartesi

Datça

BOSTANCIK

Eğer siz de bizim gibi gezinip, Türkiye'de düzgün Permakültür uygulanan yerlerde kendinizi geliştirmek istiyorsanız, Bostancık şimdiye kadar gittiğimiz yerler içinde en çok uygulama görebileceğiniz yer. Gidin mutlaka, moraliniz düzelsin. :) 
Tuğrul ve Pınar

Yola çıktığımızdan beri nereye varacağımız ile ilgili düşünürken, iki kişinin bir arazide yaşamasının zor olduğunu, kalabalık olunca da ayrı zorluklar yaşandığını düşünüp durduk.. Tuğrul ve Pınar 'iki kişi birlikte neler  neler yapılmaz ki?'nin güzel kanıtları.. Tuğrul ve Pınar, ikisi de mühendis, yıllarca Amerika'da yaşamış ve çalışmışlar. Sistemden sıkılıp Türkiye'ye dönüp uzun süre arazi aramışlar ve sonunda Datça'nın Kızlan köyünde 12 dönümlük harika bir mekan edinmişler. Bostancık'ı aldıklarında permakültür ile tanışmıyorlarmış. Önce Penny'nin kursunda tanışmışlar, sonra da Tuğrul, Bill Mollison ve Geoff'in öğrencisi olma şansı yaratmış kendine. Emre ile Tuğrul bu kurstan tanışıyorlar. Bu arazinin kendilerine yetecek kadar olan kısmını ekmişler. Gıda ormanları, yağmur hendekleri, çeşit çeşit tavuk traktörleri, çok güzel ve yakışıklı tavukları ve horozları, kompost tuvaletleri, zeytin, narenciye, ıhlamurun yanı sıra bir sürü azot bağlayıcı öncü ve çok yıllık bitkileri görmeniz mümkün Bostancık'ta. Gerçekten orada olmak çok ilham vericiydi. Çok mütevazi ve hoş sohbet insanlar oldukları için, bildikleri her şeyi çok hevesle paylaşıyorlar. Yıllarca çalışıp biriktirdikleri para ile de, okudukları, öğrendikleri, tüm doğal tarım ve permakültür uygulamalarını denemeye çalışıyorlar. Bir kez daha ne kurs, ne de kitaplar, ne öğreneceksek topraktan öğreneceğimizi gördük Emre ile..


Üzerinden tavuk traktörü geçmiş bir bölümü dirgen ile şöyle bir havalandırırken. Özellikle ayrıklar burada da baş belası.

Yükseltilmiş yataklar, 'keyhole' formunda.

Bostancık'ın bir diğer iyi özelliği, temiz. :) Genelde kaldığımız yerler erkek egemenliğinde ve kalabalık yerler olduğu için bu kadar özenli ve temiz görünmüyor. Bostancık'ta her şey derli toplu, ben kendimi çok iyi hissediyorum oraya her gittiğimde, takıntılı bir Başak kadını olarak. :) Mekan iklimsel ve görsel olarak da insanın içini açıyor zaten.
Yerel halk ile de iyi geçiniyorlar. Sürekli bahsettikleri, bizim tanışamadığımız Kızlan köyünden bir Yüksel teyzeleri var. Köyün geleneklerine saygılılar, ve onlardan öğrendiklerini kendi okudukları ile harmanlayarak uyguluyorlar. Güzel ürün takasları yapıyorlar. Biz kendi evimizde kaldığımız için Bostancık'a ancak bir kaç kez yardıma gidebilmiş olsak da, orada bir ay çadırda kalıp onlar ile çalışsaydık, yıldızlar ile uyusaydık ne çok şey öğrenirdik, diye düşündük.. Bu sefer olmadı, mevsim itibari ile.. Yardıma gittiğimizde de çok az çalıştırdılar bizi, yorulmayalım diye. Pınar ile ben güzel sohbetler ederek ekşi kulakları kestik, bezelye, nohut, mercimek ektik ve etraflarını malçladık. Ayuşkacık da bahçe eldivenlerini çalıyordu biz ekim yaparken. Emre ile Tuğrul, kompost tuvaletin yanına küçük bir havuz kazdılar, yeni oluşturulacak sebze bahçesini düzenlediler.
Bostancık'ın hayvanlarının hastası olduğumdan, elimde en çok Ayuşka'nın ve kedilerin resimleri var.
Ayuşka


 Ayuşka tam bir ayı yavusu. Çok fena, aklımdan hiç çıkmıyor hala, mıncır mıncır öpülesi.


Agave çiçeği

Birbirleri ile iyi geçinen, sakin, düzgün iletişim kuran, birlikte çalışması keyifli, çok hoş sohbet insanlar Tuğrul ve Pınar. Kendimizi onlara çok yakın hissettik. Sık sık kulaklarını çınlatıyoruz, ve tabi Ayuşka'nın da. :)  Biz kendilerinden bol bol ilham ve keyif aldık. Gerçekten uygulama görmek istiyorsanız, mutlaka Bostancık'a gidin derim..
Yeni kompost tuvalet.

 Pınar'ın güzel kahvaltısı ve leziz kurabiyeleri.

Bostancık'taki permakültür ve doğal tarım uygulamaları için ayrıntılı bilgileri bloglarında bulabilirsiniz. Tuğrul da, Pınar da anlatmayı ve paylaşmayı çok sevdiklerinden, her konuda kendilerine danışabilirsiniz. Tüm Bostancık ailesinin güzel niyetleri ve uygulamaları çoğalarak kendilerine geri dönsün.. Tekrar teşekkürler..

Datça'dan ayrılırken, Deniz bize böyle gülümsüyordu, 'yol'dan..

1 Ocak 2012 Pazar

Datça

Kasım ayı, çadırda kalmak için çok soğuk olduğundan, anneannemin yazlığına Datça'ya gittik. Onca zamandan sonra Emre ile kendimizin bir evi olması çok iyi geldi. Bol bol film, kitap, güzel yemekler yapmaca çok iyi geldi. Emre aralık ortasında yapacağı Permakültür sunumu için çalıştı. Ben de keyifle yeni yemekler pişirmeyi denedim, bu blog işine başladım. :)  Kendi kişisel alanımızın olması iyi geliyor. Çünkü gittiğimiz her yerde, bizi ne kadar iyi ağırlıyor olsalar da, her zaman 'rahatsız mı ediyorum' tarzında endişeler içinde geçiyor. Tam mekan ve insanlar ile uyumlandığımızda hoop başka bir yere gidiyor oluyoruz..
Datça'nın harika doğası ve yaşam alanımızın bize ait olması dışında bir diğer iyi yanı da Datça'daki kolektif, Bostancık ve orada tanıştığımız diğer harika insanlardı.. Gündüzleri yapılan işlerin biraz ucundan tutmaya çalıştık, akşam da evimizde keyif yaptık.. 
                                                   



Kolektif ve kolektifin güzel insanları

Datça kolektifi, çeşitli nedenler ile Datça'ya yerleşmiş, bir grup tatlı insanın, haftada birkaç gün buluşarak, ortak olarak ektikleri ve ürünleri paylaştıkları bir kolektif bahçesi. Mekan hiçbir üyeye ait değil. Her biri o kadar özel, iyi niyetli insanlar ki.. Orada her pazartesi buluştuğumuzda sık sık yaş çeşitliliğinin ne kadar iyi bir şey olduğunu ve belli yaş üstü insanların köşelerinin iyice yumuşamasından dolayı beraber birlik olarak üretmenin daha rahat olduğunu düşündüm. Güzel kolektif buluşması günlerinde biz oradayken buğday ayıklamaya yardım ettik, zeytin topladık, onlardan bir sürü tohum topu ve ilham aldık.

Yasemen kolektif üyelerinden, kendisini ekomimari atölyesinden tanıyoruz. Çok becerikli ve duyarlı biridir.  Yaşam enerjisi, ve hayattan keyif alma yetisini pek beğenirim. Türkiye'de onlarca dönüm arazisi olup, yalnız başına başa çıkamayan, diğer taraftan da arazisi olmayan ama üretmek isteyen genç insanları bir araya yasal olarak nasıl getiririz üzerine kafa yoran belki de tanıdığım tek kişi. Onun zeytinlerini toplamaya gittik bir kaç kez, Palamut büküne karşı, sonrasında manzaraya karşı şarap içtik. :) Keyif hallerinden bahsederken, Yaemen'in güzel evinde yediğimiz karanfilli tarhana çorbası ve bademli somon'u anmadan geçemeyeceğim:)


Yasemen


Gün erken karadığından az çalıştık, ve kolektif üyeleri sayesinde çok özel yemekler ve kahvaltılarda dost sofralarına konuk olduk.





Son olarak Deniz ve Hamdiye Dinç'in bize hediye ettikleri, kendi elleri ile yaptıkları, harika yol defterini paylaşmak istiyorum. O kadar tatlılar ki, içine Hindistan ve Tayland haritası bile yapıştırmışlar.
 En güler yüzlü aile: Deniz, Hamdiye, Küçük Deniz, ve doğmayı bekleyen Dünya bebek

Oya, Deniz, Hamdiye, Tuğrul, Pınar, Yasemen, Fulya, Meral ve Hasan bey sayesinde hem çok şey öğrendik, hem de keyfin her halini yaşadık şımararak. Hepsi çok iyi niyetli, yaşayan her canlıyı ellerinden geldiğince gözeten, çok özel insanlar.. Hepsine tekrar çok teşekkürler.. Toprak ve insanların zihinlerine ektikleri güzel tohumların çoğalması dileklerim ile..

31 Aralık 2011 Cumartesi

Marmariç

 Türkiye Permakültür Enstitüsü

Ekim ortasında sonunda yolumuzu Marmariç'e düşürebildik. Uzun zamandır gitmek istiyorduk, ama yazın oranın programı yoğun olduğundan ve kendi organizasyonsuzluğumuzdan bir türlü varamamıştık.

Permakültür Enstitüsü deyince aklınıza öyle çok havalı bir yer gelmesin. Benim de giderken öyle bir beklentim yoktu. Marmariç aslında ekolojik bir komün olmak isteyen, çok eski arkadaşlıklar üstüne kurulu bir yer. Bu guruptan bazılarının uzun ve köklü komün deneyimleri olmuş. Hocamköy ve Kuzguncuk komünlerinden. Mekan,  İzmir'in Bayındır ilçesinde terk edilmiş bir köy. Marmariç ekibi araziyi aldıklarında permakültür ile tanışmıyorlarmış. Dolayısı ile sonradan Permakültür prensiplerine çevirmek zaman alıyor. Mustafa Bakır ve Erkan, Avustralya'da Permakültür ile tanışıp Bill Mollison ve Geoff Lawton'ın öğrencileri olma şansını yaratmışlar kendilerine. Orada uzun süre kalıp, çok önemli uygulamalar deneyimlemişler. Ve Türkiye'ye dönünce Marmariç'i permakültür uygulamalarına uygun bir enstitü haline getirmek istemişler. Ekipte Mete Hacaloğlu gibi Türkiye'de ekolojik yaşam adına çok önemli konulara ön ayak olmuş kişiler de var.

Marmariç de,  Türkiye'deki diğer mekanlar gibi büyüme sancıları çeken bir yer. Kiraz ağaçları, ceviz ağaçları, sebze bahçeleri, birkaç kilometre ileride de zeytinlikleri ve üzüm bağları var. Permakültür adına yağmur hendekleri, Türkiye'de gördüğümüz en kapsamlı uygulanmış yer. (Datça'daki Bostancık'ın da yağmur hendeği sistemleri epey düşünülerek ve tecrübe edilerek uygulanmış, ileride bahsedeceğim.)

Gölet

Fotoğraf çekme tembelliğim yüzünden diğer yağmur hendeklerinin arazideki dağılımlarını resmedemeyeceğim. Marmariç'te uzun süre Erkan yalnız yaşamış, sonra  Saydam, dünya tatlısı eşi Pelin, ve çocukları Leyla ile Ezel taşınmışlar. Murat ve Selen'in de evleri var. Ama onlar çocukları Tibet'in eğitimi nedeni ile sadece hafta sonları gelebiliyorlar, şimdilik. Mustafa Bakır ve Erkan dışında Hira da şu anda Marmariç'te yaşıyor. Ve Hazal ile Kayhan da  gönüllü olarak orada kalıyorlar. Aslında Kayhan gönüllü olarak gelmiş ama artık oralı da diyebiliriz.

  Saydam ve Pelin'in evi içinde kompost tuvaletleri var.

Gitmeden önce, Saydam'ın çok suratsız ama şahane bir adam olduğunu duymuştum. Gerçekten çok asık suratlı biri:) Biz oradayken kendisi iş için İstanbul'a gitti ve pek görüşemedik. İlk iki gün kendimi istenmiyor gibi hissettim. İnsanların 'günaydın' deyince cevap vermiyor olmasına çok bozuluyordum. Şansımıza Erdek'ten tanıştığımız ve çok sevdiğimiz Serkan ve Duygu da oradaydı. Hira ve Dijan'ın da orada olması bizim için iletişim ve genel akış açısından çok iyi oldu. Zamanla kişisel olarak algılamamaya başlayınca selamsızlıkları, rahat ettim:) Birbirlerini çok uzun zamandır tanıyan bir arkadaş ekibi aslında orada yaşayan. Kendi arkadaş ekibimi düşününce, bizim de dışarıya çok kapalı olduğumuzu söylerler, ne demek istediklerini Marmariç'te anladım. Neyse sonra Pelin ile güzel iletişim kurduk, çok sevdim kendisini, Mustafa Bakır da Marmariç'e gelip, güler yüzü ile ortalığı şenlendirince iyice rahatladım. :)

Bir diğer sorun ise havanın gerçekten çadırda kalmak için çok soğuk olmasıydı; 4 battaniye, uyku tulumları, patikler, sıcak su torbaları kurtarmıyordu durumu. Ama kış için kalacak bir yer yok, eski köy okulundaki sınıfta zaten 4 kişi kalıyordu. Biz de son 5 güne kadar çadırda kalmaya inat ettik. Ama sonunda sınıfa taşındık biz de. Şu an için kışın kalacak yer olmadığından, pek gönüllüye de ihtiyaç yok gibi. Ama bu sene hem Erkan ve Mustafa'ya hem de diğer işler için bir kaç yapı yapılması planlanıyor.

Avlu


Benim her yerde olduğu gibi, ufak tefek olmamdan dolayı daha çok yemek, mutfak işleri, temizlik ve bulaşık işleriydi genel olarak sorumluluğum. Pelin sayesinde hayatımda ilk kez hamur açmayı öğrendim, ilk açtığım kalp şeklinde olsa da, Duygu'nun katkıları ile yuvarlak bir şekilde hamur açmayı öğrendim. Erişte nasıl yapılır öğrenmiş oldum. Dijan ile kuşburnu toplayıp, kuşburnu reçeli yaptık. Bir kez zeytine gittik. Diken ve zeytinin piçleri denilen, arsız dalları kestik. Emre her yerdeki gibi daha ağır işlerde çalıştı. Hemen hemen her gün oduna  ve gübreye gitti kabile erkekleri. Ağır işler erkeklerde diyemeyeceğim, Pelin canavar gibi her şeye destek atıyor. Bir gün Selen, Murat ve Oya Ayman geldi. Oya'yı bu yaz tanıdık. Kendisi dünyada gördüğüm en tatlı, en komplekssiz, yolumuza ve öğrenme isteklerimizi en çok destek verenlerden, çok güzel bir insandır. Oya'lar da gelince, Mustafa Bakır bize mutfaktan çıkan gri sus sistemi için nasıl yağ kapanı yapılır onu öğretti.






Yağ kapanı kısaca, gri suda var olan yağ ve çökeltilerin sistemi tıkamaması için araya bağlanan kapalı bir hazne. Hazneye giriş çıkışı sağlayan boruların ucu farklı seviyelerde olduğu için, haznede biriken suyun yüzeyine çıkan yağ burada hapsoluyor. Arada bir burada biriken yağı ve çökeltiyi temizlemek yetiyor. Tüm permakültür tekniklerinde olduğu gibi basit ve ucuz bir çözüm.

Mustafa Bakır'ın çok yoğun bir programı olsa da, her konuda kendisine danışabileceğiniz biri. Tek sıkıntısı, anlatma yeteneğinin çok iyi olması; bazı anlattıkları gerçeklerden daha güzel oluyor. Bize Yeni Zelandalı bir adamdan bahsetmişti, su ve tohum taşıyıcıymış bu adam. Gittiği her yere tohum ve su götürürmüş, heykeltraşmış. Neyse, öyle bir anlattı ki ben acayip büyüttüm adamı kafamda ne güzel diye.. Sonra videosunu izleyince biraz hayal kırıklığı oldu.. Mustafa hayatta ne biliyorsa, ne okuıyorsa her şeyi hemen size de anlatmak isteyen, güzel anlatım yeteneği sayesinde etkileyici konuşan, çok güler yüzlü, tatlı bir insandır..

Mustafa'dan öğrendiğimiz bir kaç bilgiyi paylaşayım:

Ürdün'deki PDC kursunda Mustafa, Yeni Zelanda'da tohum saklama konusunda uzman bir ekip ile tanışmış.  Ekip ile ilgili bilgi için:  http://www.koanga.org.nz/ .  Oradan öğrendiklerini bizimle paylaştı. Defterime aldığım notlardan bazıları:

  • Maori dilinde su ve hatırlamak aynı kelimeymiş.
  • Whakapapa, yani genetik hafıza, bitki,insan, hayvan, her canlıda var.
  • Ektiğin tohumların besin yoğunluğunu öğrenmek önemli, bitkilerin şeker oranını ölçebilirsen besin değerini de bilirsin. Bu oran refrakrometre ile ölçülebilir, ve oranının 12 ve üstü olması gerek.    
TOHUM:
  • Kabak, Mısır gibi ürünlerin orta tohumunu sakla, ne kıçı ne başı, en verimliler hep orta tohumlardır.
  • Tohumları suda beklet, dibe çökmeyen tohumlar boş demektir. İçi sulu olan tohumları sakla.
  • Bir tohumun saklama süresi en fazla 3 yıldır.
  • Tohumlar plastik poşetlerde saklanmamalı, hava almaları sağlanmalı.
  • Tohumlar mutlaka sabit ısılı yerlerde saklanmalı. Sıcak yada soğuk fark etmez, mutlaka sabit ısı olmalı.

Mustafa Bakır ile Permakültür Söyleşisi: 

Bir kaç kitap önerisi:

Marmariç büyüme sancıları çekse de çok güzel deneyimlere vesile olacağına inandığımız, öğretici bir yer.  Tüm Marmariç'in asık ve güler suratlı  üyelerine selam olsun:)

23 Aralık 2011 Cuma

Ağustos Böcekleri Destanı

Dikili: Temmuz'un ilk haftası Bayramiç'ten ayrılıp, Dikili'ye Emre'nin annesinin yazlığına gittik. Abisinin 3 yaşında ki harika oğlu Alp ve Gözde'yi de görmüş olduk böylece. Harika yemekler, tekne gezileri, deniz, güneş ve bol bol dinlenme çok iyi geldi. Yolla çıktığımızdan beri yanımda taşıdığım kitaplardan neredeyse hiç birini bitirememiştim. Çadır'da uyumadan önce kitap okumak, fenerle falan pek olmuyor. Dikili kitap okuma isteğim içinde iyi geldi. Bir akşam Cunda'ya gittik Kuğu ve Cünort'la buluşup keyifli bir rakı,balık yaptık. Kısacası bu şekilde aylaklığa övgü durumuna geçmiş olduk.

Kaz dağları: Temmuz'un ikinci haftası, iki günlüğüne kaz dağlarına gittik. Orada çok sevdiğimiz bir aile var, onlarda kaldık iki gün, Sabire ablanın nefis yemeklerini yedik. Saltuksoy zeytinyağına bol bol ekmek bandık:) Çok sıcaktı köy, dere kenarında uyumak ve dere'de arınmak istekleri içerisindeydik. Ama yanımızda bir gece'den daha fazla konaklama ücreti ödeyecek paramız yoktu, Hızır Kamp için. Yine de gittik. Gider gitmez Hızır'dan tanıştığımız çok sevdiğimiz bir sürü dost  ile karşılaştık.Müslime teyzenin güler yüzü her zaman insanı çok iyi hissettiriyor. Zaman için de kamp oldukça değişmiş olsa da, o derenin zihnimde ve bedenimde  beni iyileştiren bir yanı var. Oradayken kendimi olduğumdan daha iyi bir insan gibi hissediyorum ve bugüne kadar orada niyet ettiğim, kendim ve Emre için dilediğim her şey oldu:) Öyle ki  Emre  oraya en yakın yerde askerlik bile yaptı, ben de bu sayede bir kış bol bol Kaz dağlarına iyileşmeye gittim.. Oraya gider gitmez her zaman ki gibi Hızır'da keşke biraz kalacak paramız olsa diye mızımaya başladım.. Ve Senem Gürez sayesinde dileklerim yine gerçekleşti. . Senem yazları Hızır'da tetik nokta ve klasik masajı yapıyor, elleri çok iyi niyetlidir,kışın da İstanbul'da fırsatınız olur ise kendisine bir görünün ve dünyada ki en güzel çocuklardan biri olan oğlu Bilgehan'ı benim yerime de sıkıştırın:) Senem'in iyi niyeti ve önerisi ile, Muharrem, ve Hasan'ın desteği ile ben de Hızır kamp'ta masaj yapmaya başladım, kazandığım ile kalma paramı karşılayacaktım, Emre'de geceleri bar'da çalışacaktı. Bu şekilde yaklaşık iki hafta kaldık Hızır kamp'ta. Masaj konusunda kendimi geliştirebilmem için çok iyi bir fırsat oldu. Senem ile masaj takasları yaptık, kendisinden çok şey öğrendim. Emre'de Senem sayesinde ilk kez hayatında 1,5 saat sakız kıvamına gelene kadar tüm vücut masaj uygulaması alma fırsatı buldu. İlk hafta'nın sonunda bende bar'da çalışmaya başladım. Emre'ye freelance oyun müziği işi çıktı ve o Alanya'ya arkadaşlarımızın stüdyosuna gitti. Ben gündüz masaj, akşam  bar şeklinde bir akış ile hem yoruldum, hem çok şey öğrendim masaj anlamında, hem de bir sürü harika insan ile tanıştım. Hem bar hem masaj birlikte gitmemesi gereken şeyler ama o dere her şeyi öyle bir dengeliyor ki, bir şekilde oldu işler.
Permakültür ve Doğal Yaşam eğitimlerinin kötü yanlarından birini Hızır'da deneyimlemiş olduk. Ben eskiden Kaz dağlarına gittiğimiz de yediğimiz her şeyin doğal olduğunu sanıyordum. Tavko'dan gelen tavukların, migros'tan gelen domateslerin farkında değildim. Şehir'den köy ortamına geçince doğal beslendiğimizi sanacak kadar romantik tim yani. Halbuki artık köylüler'de pınar süt içiliyor, etler, sebzeler, meyvalar  aynı şehirlerde ki gibi konvansiyonel tarım tekniklerinden gelen ürünler. Ben o kadar romantik bir kerizim ki, köy diyince aklıma Heidi'nin evi gibi dağ'da mis gibi evler geliyor. Halbuki beton ve çirkin yapılaşma her yerde.. Benim köylerden anladıklarım sadece masallarda kaldı..


Hızır'da şansıma bir de Makrobiyotik ve Shiatsu'ya giriş kursuna katılma fırsatım oldu Ümit Gürel sayesinde.http://makrobiotik.wordpress.com/ Kendisi dünya tatlısı bir insan. Onunla da alçak gönüllüğü sayesinde karşılıklı masaj takaslarında bulanabildik. Masaj uygulayan birine masaj yapmak insanı gerçekten çok geliştiriyor. Uygulaması çok kolay bir şey olmasa da Makrobiyotik beslenme bana ve tüm sindirim problemlerime çok iyi geldi. Nilgün Çevik sayesinde de Ashtanga ve Yin yoga çalışmış oldum. Kısacası Hızır her zaman ki şifalı geldi. Hızır'da çok sevdiğimiz tüm dostlarımıza, ev sahiplerine ve kalmamıza izin veren Ahmet Yazman'a selam olsun..

                                                      
 Foto: Timuçin

Kalkım: Kaz dağlarından sonra Senem ve Bibi ile birlikte Kalkım'a gittik.2 gece geçirdik. Kalkım gittiğim en güzel yerlerden biri, orada ki Çınarların muhteşemliğini anlatamam, kocamaan bilge bilgeler. Derya'nın tüm iyi niyeti ile aldığı, güzel uygulamalar yapmak istediği, birlik olma bilinci ile aynı prensipleri taşıyan insanlar ile beraber komin olmayan, yakın komşular olarak yaşanmasını istediği bir yer. Büyüme sancıları çeken, çeşitli kırgınlıkların deneyimlendiği ama zamanla oturacağına ve Derya'nın hayallerinin gerçekleşeceğine inandığım bir yer. Yerel halkla düzgün iletişim kurmayı, acilen şehirliler olarak öğrenmemiz gerek. Biz gittiğimiz de İlknur ve Tom'da orada yaşıyordu. İlknur'u ve Derya'yı çok kısa zaman önce tanıyor olmak ile beraber, ayrı ayrı pek severim kendilerini. İkisinin de kendi yollarında Kalkım deneyimlerini yapıcı bir şekilde gerçekleştireceğini düşünüyorum. Biz ateş başında keyifli zamanlar geçirdik, Dedetepe'de gönüllü olarak çalışan insanlar ile tanıştık. Bilgehan ile beraber zaman geçirmek, beraber uyuyup uyanmak, iyileştirici çok. Senem'in dünyada ki en rahat ve keyifli insanlardan biri olması sayesinde renkli zamanlar deneyimledik beraber.





Datça: Ağustos ayında anneannemin yazlığına Datça'ya gittim. Uzun zaman sonra bana ait bir odam olması, eşyalarımı yerleştire bileceğim bir çekmecem, gece kitap okuyabilecek bir düzeneğin olması iyi geldi bana. Datça denizi'de her zaman mistir. Datça'dayken eskiden karşı komşularımızın bahçelerine patlıcan, biber,domates ektiklerini hatta küçücük site bahçelerinde keçileri olduğunu hatırladım. Hem ailem hem de ben küçümserdik onları, ne böyle köylü gibi diye. En iyi şey çim miş gibi.. Nasıl böyle özümüzden uzaklaşan şımarık şehirlilere dönüştüğümüz hakkında düşündüm sık sık. Ve tam bir permakültür  terörü olduğumu fark ettim. Anneannem'in balkona dökülen yasemin ve begonvil yapraklarını toplayıp çöpe atmasının ne gereksiz bir şey olduğundan tutun da, kullandıkları deterjana kadar baya söylendim. Onlar zaten ne zaman seçimlerimden pişman olacağıma odaklı olduklarından, öğrendiklerim ile ilgilenmiyorlar, ben de gittikçe daha çok terör halinde ne kadar iyi şeyler ile uğraştığımızı anlatmaya çalışıyorum.. Neyse manikürcüler gibi masaj yapman için mi okuttuk seni gibi cümlelerle daha da tırnaklarımı çıkarıp saldırıya geçtiğim günlerden birinde, Eko mimari kursun'da tanıştığımız Yasemen sayesinde Bostancık'a Tuğrul ile Pınar'ın arazisine gittik Dilan ve Yasemen ile beraber. Bostancık hakkında sonra ayrıntılı yazacağım, ama oraya gidince ailem sayesinde zaman zaman seçimimizi sorgulamama neden olan kafa karışıklığım bir anda uçup gitti.. İçim bir an önce uygulama istekleri ile doldu taştı bir kez daha..


Ankara: Ağustos sonuna doğru Emre ile Ankara'da buluştuk neredeyse 23 gündür görüşmemiştik.. Onun abisi Çağrı gelmişti 2 haftalığına Amerika'dan bol bol aile saadeti, iskender, ev yemekleri ile yaklaşık 3 hafta geçirdik Ankara'da. Bayram'da da Ankara'daydık. Herkes şehir dışına tatile kaçarken, bizim bayramlar da Ankara'da olmamız iyi oluyor, trafiksiz Ankara sokakları rahat oluyor. Ama Ankara bana fazla geliyor. Bir evimizin olmaması, sanki tutturamamışız da aile evine geri dönmüşüz gibi, bir sıkıcı oluyor. Gri Ankara'da aile , arkadaş,banka, dr işleri içinde koşturmacalar ile geçiyor.Sonunda kimse ile doğru dürüst görüşememiş oluyoruz. Ankara'da ne yapıyoruz biz depresyonuna girdim. Zaman zaman çok yora biliyorum kendimi. Neyse sonunda 16 eylül'de arkadaşlarımız ile 2500m.'de kamp yapmak üzere bu sefer araba ile yolla çıktık..
Kaş: İki günlük dağ ve arkadaş halinden sonra, Dilan ve Fatih ile beraber Kaş'a gittik. Çok seviyorum ben Kaş'ı. İlk iki gün pansiyon'da kalıp, bir güzel rakı ve balık keyifleri ile paraları harcadıktan sonra Kaş Camping'e geçtik. Gözlemenin 10 TL olması sonucunda, tüp alıp nohut pilav gibi kamp yemekleri yaptık. Yine de bütçemizi toplamaya yetmedi. Kaş Camping'in şahane masör'ü Özlem Ak sayesinde azıcıkta olsa para kazandım masaj'dan. Özlem'e masaj yaptırın yolunuz Kaş'tan geçer ise, hem mekan olarak, hem de terapi olarak nefis bir deneyim. Özlem'den aldığım terapilerden dışında kendisi ile bol bol masaj takasları yaptık, bildiği her şeyi bana öğretmek için elinden geleni yaptı. Emre'yi denek olarak kullanıp üstünde uygulamalar yaptık. Özlem sayesinde çok şey öğrendim yine. Ne kadar şanslı bir insan olduğuma şükrettim sık sık. Sabah uyanır uyanmaz denize girmek, sık sık masaj uygulamalarında bulunmak, kaş camping'te tanıştığımız Jim ve diğer harika insanlar ile yolculuklar üzerine harika sohbetler yapmak, ve kitap okumak, yazmak, çizmek, keyifliydi çok. Kısacası şehirli bir insan olarak, para harcamayı, yiyip, içmeyi sevdiğimden bütçemizde ciddi anlamda çöküş yaratsa da Kaş, bize baya iyi geldi..

Özlem Ak                                                                  


Flora: Görüldüğü üzere aylardır permakültür adına hiç bir şey yapmamıştık. Emre benden daha çok üzülüyordu bu duruma, amacımızdan sapıyoruz diye. Ben masaj deneyimlerinden, kendimi geliştiriyor olmaktan memnundum. Yol yol'dur şeklinde bakıyordum. Kaş'tan sonra yine Flora'ya gittik. Çok özlemişiz Kalıpçı ailesini. Oradayken Emre ile Selahattin abi tıkanmış su boruları ile uğraştılar bol bol. Emre çatı'da ki çürümüş tahtaları söktü. Ben yine mutfak işlerine yardım ettim. Arada da odun kestim, 5 parça odunu normal testere ile kesince bile o kadar çok yoruluyorum ki, acilen fiziksel olarak güçlenmem lazım. Neyse Flora herzamanki gibi çok keyifliydi, yuvarlak masa oturumları kafamızı açtı yine:)




Sundance: Para durumumuz pek iyi olmadığından, Sundance JFest'de bar'da gönüllü çalışma işi çıkınca çok sevindik. En azından bir hafta hiç para harcamayacak olmamız durumumuzu dengeleyecekti. İlk kez okul yada işimizin olmaması sayesinde festivale bir kaç gün önce gittik. Ve  deniz kenarın'da çadır alanı bulup, dalga sesleri ile uyuyup,uyanmak nasip oldu:) Ben genelde Sundance'te pek rahat edemem. Mekan cennet olsa da küçük İstanbul gibi gelir bana, oraya gelen insanların durum ve hallerinden ötürü. Bu sefer onca zamandır geziyor olmanın verdiği ruh hali ile bana çok rahat geldi Sundance. Evimde gibi hissettim kendimi. Tüm insanların sınırlarını biliyorduk, kendi alanımızı korumayı biliyorduk. Zaten gittiğimiz onca yere kıyasla Sundance baya 5 yıldızlı tatil köyü gibi, tuvalet, duş vs gibi her tür konfor ihtiyacına fazlası ile cevap veriyordu. Normal de JFest ekibi bara pek uğramaz festivallerde, bar'ın rahat olacağını düşünüyorduk.Ama bu sene nedense sanki müzik festivali gibi herkes bardaydı. Baya yoğun çalıştık, çok yorulduk. Ama tüm müşteriler yakın arkadaşımızdı, hemen hemen herkesi tanıyorduk. Canımız çıkmış olsa da, müzik kontrolünün de bizde olması şansından dolayı sevdiğimiz müzikleri dinledik, güzel arkadaşlarımız ile eğlendik. Enis'in de barda olması iyi oldu bizim için. Anıl Avcı diye Senem'in de arkadaşı olan tetik nokta,refleksoloji bilen harika bir insan ile tanışmak, festivalin en iyi kısmıydı benim için. Onunla da çok öğretici masaj takasları yaptık. Bir kaç müşterimde oldu, ama daha çok eşe dosta refleksoloji yaptım, ve kendilerinden para isteyemediğimden, masaj anlamında çok bir maddi gelir edinemedim. Ama yine de bu konuda geliştirici deneyimler kazandım. Gülden abla ve Süleyman abi sayesinde hem hiç para harcamadık, hem de biraz yolluk destek attılar bize, çok iyi geldi sağolsunlar.. Kısacası keyifli, bir dolu dost görerek ve yorularak geçti Sundance.



Alanya: Sundance sonrası fırtınayı yanımızda taşıyıp Alanya'ya gittik. Emre'nin bir bilgisayar oyunu için yaptığı müzik için stüdyo'ya ihtiyacı vardı. O çalışırken bizde Okan,Murat,Erol,Dilan ve ben evcilik oynadık:) Havalar soğuk ve şimşek gösterileri ile dolu olduğundan sıcak çikolata ve film keyifleri Alanya'nın en keyifli yanıydı. Şahane yemekler yaptık beraber, lazanya, börek, kek, fırında balık gibi, eğlenceliydi çok. Bir sürü yeni doğmuş kedi, evde ki şahane kediler, dışarıda Eko ve Bulut:) Hayvan sever biri için, baya iyi bir yer Alanya.Yaklaşık bir hafta, ben keyif yaptım, Emre para kazanmak için çalıştı.:)

Böylece temmuz ortası-ekim arası  hem para kazanma sebeplerinden hemde aile ve keyifsel nedenlerden permakültür adına kitap okumak dışında bir şey yapmadık. Ama çok keyifli yemekler, sohbetler, maddi getiriler ve masajsal öğrenimler edindik,edindim..