19 Mayıs 2012 Cumartesi

Permaculture Farmstay - Lenggong, Perak


23 Nisan sabahı Penang'tan çıkıp, uzun bir yolculuk sonrasında Lenggong'a vardık. Amy ile Ladia bizi karşıladılar ve beraber bir şeyler atıştırdıktan sonra kasabanın biraz dışındaki yağmur ormanlarının eteğinde yer alan araziye vardık. Burayı Ladia, 3.5 yıl önce devletten kiralamış. Arazide iki tane kocaman yapı var; bu beton binalar, onlar buraya gelmeden önce yapılmış. Yapılar çirkin olsa da, gıda yetiştiriciliği açısından çok fazla alan imkanı veriyor. Bu çiftlikteyken, şehirde gıda yetiştiriciliği ile ilgili ne kadar çok şey yapabileceğimizi düşündüm..


Ladia (Vladislav), Çek Cumhuriyeti'nden, 39 yaşında, 12 yıldır Malezya'da yaşıyor ve esas mesleği endüstriyel tırmanış. Doğal tarım ve permakültür konusunda kendi kendini çok iyi eğitmiş ve bu konuda biraz da dik kafalı. Gider gitmez bizi çiftlik ritüeline aldı. Önce passionfruit ve alkol karışımı bir içecek hazırladı. İlk yudumu, bardakları tokuşturarak beraber içtik. Sonra sırayla, son yudumumuzu içerken "I'am a Farmer! - Ben bir çiftçiyim!" diye bağırmamızı istedi. Böylece çiftliğe dahil olmuş olduk. Ladia'nın bu motive edici bakış açısı çok işe yarıyor. Ona göre çiftçi olmak için yüzlerce eğitim almaya, pahalı kurslara gitmeye gerek yok. Elini toprağa değdirdikten sonra bir bitkinin suya ihtiyacı olup olmadığını herkes hissedebilir. Ya da hayvanların aç olup olmadığını anlamak için özel bir eğitim almaya, veterinere danışmaya gerek yok. Bu çiftlikteki her şeye karşı sorumlusunuz, siz bir çiftçisiniz ve altından kalkamayacağınız hiç bir iş yok, insiyatif almaktan çekinmeyin, dedi. Biz de zaman zaman gerçekten kendi çiftliğimizdeymişiz gibi hissettik. Özellikle Ladia'nın mahkeme işleri için Kuala Lumpur'a gittiği zamanlarda sadece ikimiz tüm işleri tek başımıza yürütürken. Ladia hafta içi bu koca arazide yalnız. Amy, çok tatlı yumuşacık bir insan. Kuala Lumpur'da masaj terapisti olarak çalışıyor ve haftada 2-3 gün çiftliğe gidebiliyor. 

Ladia & Amy

Amy bizi ahırın yanındaki gönüllü odasına yerleştirdi. İlk başta kokudan rahatsız olsam da, sonradan epey alıştık odamıza. Onlar da, kaldığımız odanın üst katında yaşıyorlar. Bizim odamızın arkasındaki kocaman yapıda bir inek yavrusu (buzağı), beş tavşan, bir sürü ördek, sayamayacağım kadar tavuk ve hindinin yanı sıra on üç tane de keçi var. Sabahları sohbet eden Gibbon sesleri ile beraber, bulutların üstünde başlıyorduk güne. Ladia ormanda yalnız yaşayan bir çok insan gibi deli biraz. Bu kadar hayvan ve kocaman bir arazi  ile  baş etmek için biraz deli olmak şart sanırım.


Kilang

Soldaki yeşil duvarlı mekan bizim konakladığımız oda.

Mekanın çevresindeki orman gerçekten çok büyüleyici. Arazinin içinden akan dere bol bol su sağlıyor. Hatta dere yatağının oluşturduğu küçük bir havuzu iyice şekillendirmişler ve altı kişinin rahat rahat içine girebileceği doğal  bir "jakuzi" olmuş mekanda. :) Çamaşır ve banyo sorununu da bu jakuzi çözmüş.




Bu arazide çalışma deneyimlerimiz ve öğrendiklerimizden önce ormanın başındaki dertlerden bahsetmek istiyorum.
Arazinin üst kısmında kalan ormanı bir takım şirketler para hırsı yüzünden ele geçirmişler; her yerde olduğu gibi. Her gün yüzlerce asırlık ağaçları kesip, yerlerine monokültürel şekilde okaliptüs ağacı ekiyorlar ve zamanla bu ormanın tüm su kaynaklarını kirletecekler ve biyoçeşitliği yok edecekler.

 Ladia ve Amy'nin konu ile ilgili mücadelelerinden rahatsız olan şirketler, ülkemizde de olduğu gibi onları inançsız, uyuşturucu bağımlısı serseriler olmakla suçluyorlar. (Bayramiç'te de altın madencilerine karşı çalışmalar yürüten insanları caydırmak için, şirketler köy kahvelerinde aynı hikaye ile propaganda yaparak köylüleri ikna etmeye çalışıyorlar.) Bu sebeple, rüşvet alan çeşitli devlet görevlileri, Ladia'nın kira kontratını vaktinden çok önce (biz oraya varmadan iki hafta önce) iptal etmiş. Normal şartlar altında araziyi boşaltmış olmaları gerekiyordu. Fakat toparlanmaya başladıktan sonra düşünüp, taşınıp karar vermişler; bizi tutuklayıp götürene kadar hiç bir yere gitmeyeceğiz! Onlar bu yıkıma karşı, koca bir orman ve tüm canlı çeşitliliği adına mücadele eden cesur insanlar.

Ormanın hali
Foto: Ladia-Amy

Konu ile ilgili mücadelelerine destek olmak için lütfen aşağıdaki imza kampanyasına bir kaç saniyenizi ayırın ve  katılın.

Gönüllünün hayatında bir gün:

Sabah 6:30-7:00 gibi, Ladia'nın meditasyon (agnihotra) seansı ile gün açılıyor. Katılmakta serbestsiniz. En geç 8:00'de hayvaların beslemesiyle de iş başlıyor. Herşeyden önce hayvanlar besleniyor ki metabolizmaları çalışmaya başlasın, ve "üretime" geçsinler. Tavuk, ördek, hindi ve tavşanlar için taze ot toplanıyor (özellikle fasulye türü bitkiler ve sarmaşıkların tadını seviyorlar ve bunlardan protein alıyorlar). Bunun dışında mutfak artıkları ve traşlanmış hindistan cevizi tüketiyorlar. Bu hindistan cevizi çuvalları en geç bir haftada kurtlanıyor ve kullanılamaz hale geliyor. Fakat bu kurtlar da özellikle tavukların en sevdiği şeylerden, ve onlar için çok zengin bir besin kaynağı. İşin güzel yanı, bu kurtlar ürerken, hindistan cevizinin yağını da çıkarıyorlar. Bu haliyle biraz kötü kokuyor çünkü içindeki amonyaktan arındırılması gerekiyor, ama çok doğal ve çok saf bir hindistan cevizi yağı olarak bir yan ürün elde ediliyor. Bir taşla iki kuş..
Kanatlılar ve tavşanlar beslendikten, su verildikten ve yaşama alanları şöyle bir temizlendikten sonra sıra keçilerin yemeğini toplamaya geliyor. Bildiğiniz gibi keçiler herşeyi yiyorlar, o yüzden problem yok, fakat 13 tane keçi epey yiyebiliyor, dolayısıyla en hızlı ve en iyi şekilde besleyebilmek için büyükçe bitkilerin yapraklarını seçiyoruz. Yabani zencefil, incir ve muz ağaçlarının yapraklarını toplaması kolay ve besleyiciler. Zaten bu sadece kahvaltı, günün devamında dışarıya çıkacaklar. 

Billy. Kendisi gerçek bir Pan.

İnek de bol bol yeşillik tüketiyor. Daha birkaç aylık bir buzağı olmasına rağmen boş bırakmaya gelmiyor, hep aç. :) O da daha çok lifli çim ve otları tercih ediyor. 

Dünyanın en güzel ineği
Foto:Amy

Bunlardan sonra, gün hala serinken sebzeler ve fidanlıktaki bitkiler sulanıyor. Eğer birkaç kişiyseniz ve ne yaptığınızı biliyorsanız tüm bu işleri yapmak en fazla yirmi dakika alır. Tek başınaysanız biraz daha uzun sürer, ama Ladia'ya sorarsanız 5 dk.!
Sonra kahvaltı, mutfağın toparlanması, kahve, sohbet derken, o gün yapılması planlanan işlere girişiliyor. Temizlik, ineğin beslenmesi, tohum ekimi, fidanların transplantasyonu, ineğin beslenmesi, iç-dış edilen araba lastikleri (aşağıya daha yazacağım bununla ilgili), ortalığın derlenip toparlanması ve ineğin beslenmesi genel işler. 

Mutfak

Foto:Vivienne Hew


Biz gitmeden iki hafta önce araziyi terk etmek üzere toparlanmaya başladıkları ve sonra vazgeçtikleri için bol bol temizlik işi vardı. Ayrıca politik bir mücadele içinde olduklarından, çiftliğin mümkün olduğunca kısa sürede mümkün olduğunca güzel görünmesi için çalışılıyor; her an resmi makamlardan ziyaretçiler uğrayıp, mekanın kurtarılmaya değer olup olmadığına karar verecek bir imza atmaya kalkabilir çünkü. Bu yüzden bol bol bitki, özellikle de sarmaşık ektik; patlıcan, kabak, balkabağı, "bittergourd", "wintermelon", fesleğen, domates, fasulye, kuşburnu, vs. 
Evin arka tarafında otların tamamen gizlediği bir muz bahçesi var. Muzların çoğu henüz küçük olduğu için farkına bile varmamıştık o bölgenin. Buraya bol bol muz diktik. Muz ağacı kökten gelişiyor, yani tohumu yok.  (Yabani olanların tohumu var ama onlar da yenmiyor maalesef.) Sağlıklı bir muzun kökünü ayırarak çoğaltabiliyorsunuz. Bunun dışında etrafta bol bol limon ve mandarin ağacı, papaya (sağdaki resim), nar, tik, ananas, limon otu, çarkıfelek, domates, fasulye ve bezelye var. 


Öğlen vakti paydos deyip yemek hazırlığına başlanıyor. Yemekten sonra da yine mutfağın toparlanması, kahve, sohbet ve saat 3:00'e kadar siesta. Bazen daha uzun ya da kısa sürebiliyor dinlenme zamanı. Akşamüstü de yine yapılacak çeşitli işlerle vakit geçiyor, duş, çamaşır işleri derken akşam yemeği, ve gün bitiyor. Ortalamaya vurursanız günde net 5-6 saat çalışılıyor. Bazen daha fazla ya da daha az. Bazen ne iş yapacağımızı bilemediğimizden, Ladia da ortalıkta yoksa, etrafa bakınarak zaman geçirdiğimiz oldu, güzel de oldu. 

Hafta sonu gelen Hintli konuklar

Arazi:
Perak eyaletinin Lenggong kasabasında, dağlık bir vadinin tepesine yakın, yaklaşık 500 m. rakımda, 160 dönümlük bir arazi. Eskiden çay çiftliğiymiş, şimdi keçileri besleyen çalı ve otların arasında eski çay ağaçları hala duruyor. Arazide iki bina var. Birincisi, mutfak, tuvaletler, banyolar, konuk odaları, kiler ve depo'dan oluşan ana yaşam alanı. İkincisi ise kilang (Malay dilinde fabrika) adını verdikleri büyük yapı. Yapının güneydoğu ucunda kümesler, kuzeye bakan kısmında keçi ağılı ve yanında fidanlık, güneybatı tarafında ise su kültürü denemeleri yaptığı üstü açık bir oda. İneğin evi de burada. Bu bina aslında biraz fazla büyük, fakat hali hazırda varken kullanmamak saçma olurmuş. O yüzden çeşitli işlevler kazandırmaya çalışmış Ladia. Kendi odası da bu binanın üst katında. Hayvanlara yakın olunca kontrol etmek daha kolay oluyor.

Fidanlık (Sulama, alanın ortasında, tepeden bir fıskiyeyle yapılıyor.)

Toplamda üç adet gölet var. Birincisi, ana yaşam alanının biraz yukarısında küçük bir havuz. Üzeri su bitkileriyle tamamen kaplı olduğu için farketmek zor. Ördeklerin bunlarla beslenebilmesi için bir yöntem bulmak lazım. (Ördekler eskiden dışarıda yaşıyorlarmış, fakat ardı arkası kesilmeyen yaban domuzu saldırıları yüzünden içeri almak zorunda kalmışlar, bu yüzden çok mutlu görünmüyorlardı.) Diğer iki gölet de kilangın arka (kuzey) tarafında; biri oldukça büyük ve içinde balık da yetişiyor. Bu büyük göletin yanındaki hafif eğimli alanda da uzun vadede pirinç yetiştirilmesi planlanıyor, çünkü göletin altından akan bol bol su var.Evde kullanılan su (gri su), sazlar ve su bitkileriyle kaplı bir kanaldan geçerek balık göletine dökülüyor. Tuvaletlerdeki siyah su ise üç adet küçük "pre-septik" tankta toplanıyor ve zaman zaman boşaltılarak değerlendiriliyor.

Hava her zaman 21-30 C derece arasında tam tropikal iklim. Çoğu zaman her gün, ama en az 2-3 günde bir mutlaka yoğun yağmur yağıyor, özellikle öğleden sonraları .


Motorsiklet lastiğinden saksı: Lastiklerin bitki ekimi amacıyla kullanılabilmesi için iç-dış edilmesi lazım. Bu, hem toprak için daha fazla alan sağlıyor, hem de iç-dış edilmemiş lastiklerin içinde birikecek suyun kökleri çürütmemesi için bir çözüm. Aynı zamanda bedava bir saksı, yeniden kullanım ve toprak olmayan (beton gibi) bir zemin üstünde bitki yetiştirmeye olanak veriyor. Fakat bu iç-dış işlemi kolay bir iş değil. Doğru teknikle doğru miktarda güç uygulanması lazım. Yoksa ikinci lastikten sonra pili bitiyor insanın. Her neyse, iç-dış edilmiş iki adet lastiği üst üste koyuyor, içini su geçirmeyecek muşamba gibi bir malzemeyle kaplıyor ve drenaj sağlamak için muşambanın zemine oturan kısmına boydan boya bir kesik atıyoruz. İçini de güzel bir toprak karışımı ile doldurup ekime hazır hale getiriyoruz. 
Elimizdeki alan küçücük bir lastik bile olsa, gıda ormanı ve çeşitlilik ilkelerini takip etmek, bütün "niş"leri doldurmak lazım. Bir kök bitkisi (mesela patates), bir meyve (mesela biber [biber bu iklimde çok yıllık bir çalı olarak yetiştiriliyor]), yapraklarını kullandığın bir bitki ve bir sarmaşık cinsi ideal bir karışım olabilir. (Duvar dibine yerleştirilen lastiklerin dışa bakan tarafına patlıcan ekmek, iç kısımdaki bitkileri keçilerden biraz da olsa koruyormuş; keçiler patlıcanı sevmiyor ve yapraklarıyla da arkadaki bitkileri gizliyor.) Böylece, çeşitli besinlere ihtiyacı olan bitkiler bir arada olur, gübre ihtiyacı dengelenir. Ayrıca aynı familyadan iki bitkiyi bir lastikte yan yana ekmemeyi tavsiye ediyor Ladia.

Çeşitli Bilgiler:

-Tropikal iklimde ağaçların ne kadar hızlı büyüdüğüne şahit olduk. Ladia buraya yerleştiğinde, yani 3-3.5 sene önce ekilmiş, sekiz metreyi bulan tik ağaçları, kocaman durian ve jackfruit gibi ağaçların nasıl boy attığına inanamadık.

-Organik tohum meselesine kafayı pek takmayın diyor Ladia. Marketten organik diye alınan tohumlar bile çeşitli kimyasallarla spreyleniyor(muş) zaten. Edindiğiniz herhangi bir tohumu (GDO hariç) ekip, kimyasal gübre ve ilaç kullanmadan büyüttüğünüz zaman, özellikle bu şekilde tohum alıp yeniden ekerek çoğalttığınızda, gayet temiz ve "organik" bitkileriniz olur diyor. Amaç, kimyasal kullanmadan mümkün olduğunca güçlü bitkiler üretmek olmalı. 

-Tuvaletlerden çıkan kompostun içinde kalmış (yani mideden geçip vücuttan atılmış) domates tohumları, bu kompostu kullandıkları meyve ağaçlarının altında kendiliğinden filizlenmişler. İşin ilginç kısmı, kendi diktikleri domateslerden çok daha güçlü ve sağlıklıymış bu 'asi' domatesler. 

-Zerdeçal (turmeric) iyi bir antiseptikmiş; kabuğunu soyup rendeleyerek ya da ezerek, ufak tefek yara berelere pansuman yapmak için ideal. Kazayla Emre'nin  kafasına yediği koca bir kütükten sonra kullandık, iyileşme sürecini epey hızlandırdı. 

-Sheet Mulch denilen tekniğin ne kadar hızlı çalıştığını burada bir kere daha gördük. Aşağıdaki fotoğraf, sebze bahçesi olarak hazırlanan bir alanda üç günlük 
bir örtülemenin sonucu. Elle ot yolmak yerine, güneş ışığını geçirmeyen bir ya da birkaç kat muşamba/karton/kağıt ile, istenmeyen otlardan kısa sürede kurtulabilirsiniz. 


Sheet Mulch

Çiftlilkteki evcil fıstıklar:


Kişisel deneyimlerim, genel izlenimler:

Ladia'dan ve araziden çok ilginç uygulamalar öğrensem de bu kadar güzel bir ormanda vakit geçirmek her zaman çok kolay olmadı benim için. Her şeyden önce erkek egemen yerlerin klasik bakımsızlığı ve hijyen durumu sanırım bir kaç örnek dışında evrensel bir gerçek. Her yerde küçük ama güzel ayrıntılar ile ortama renk katacak bir kadın olması gerektiğini düşünüyorum; bir kadın olduğumdan herhalde. Amy sadece altı aydır arazide ve sadece hafta sonları gelebiliyor.

Buraların güzel canlı çeşitliliğine ek olarak, hayatımda hiç bu kadar büyük akrepler görmemiştim. İnsan tırsıyor gece akrep ve yılanın üstüne basmaktan. Dibindeki dev çalılar arasından ormana da öyle kolay kolay ne güzel ormanmış diye girilemiyor.

Bu arazide kendim ile çok vakit geçirip, seçimlerimizi ve ne olmak istediğim konusunda derin derin düşündüm. Ladia'nın koşullarında ve onun bildiği anlamda çiftçi olmak istediğimden emin değilim. Bu ağır yaşayış biçiminin insan ruhuna getirdiği güzellikler dışında, zor yanları da var. Ne olursa olsun şehir insanlarıyız ve minimumda da olsa belli standartlarda, ihtiyacım olduğunu düşündüğüm şartlar içinde yaşamak istiyorum. Ama her şekilde toprağa yakınken daha mutlu olduğumu biliyorum.

Buraya gelmeden önce göçebe yaşıyor olmaktan biraz yorulduğumuzu fark ettik. Burada günlük 7 TL'ye kalıyor olmak da bütçemize iyi gelecekti. Bu sebeplerden belki bir ay bile kalırız diye düşünüyorduk. Ama özellikle benim Ladia ile yıldızım pek barışmadı. Onun içinde bulunduğu stresli koşulları anlıyor olsam da, zaman zaman konuşma tarzı çok kırıcıydı. Eğer kendimi İngilizce dilinde Türkçe'deki gibi ifade edebiliyor olsaydım daha rahat ederdim. Söylemek isteyip de söyleyemediğim çok konu oldu yani. Burada kişisel olarak hoşuma gitmeyen durumları örneklendirmeyeceğim ama sonunda sabırlı ve çalışkan Emre'yi bile konuşma tarzı ile yormayı başardı ve bu yüzden iki haftadan az bir süre içinde ayrıldık buradan.

Kendi ülkemizde birlikte uyum ile çalıştığımız, bizi seven, orada olmamızdan memnun olduğunu belirten, bir çok iş öğrenebileceğimiz insan var iken, buralarda ne işimiz var diye düşündüğümüz oldu. Son bir yıldır Emre ile yüzlerce ağaç ve yenilebilir sebze, meyve ektik ve hiç birinin büyüdüğünü göremedik. Yani bazen bu göçebe yaşam tarzı ve başkalarının arazilerinde var olma çabası gerçekten yorucu oluyor. Ama ne isteyip, ne istemediğimizi görüyoruz ve mutlaka tüm bu duygusal ve fiziksel deneyimlerimizin bize geri döneceğine inanıyorum.

Bu işler ile uğraşan herkesler biraz deli. Biz de deliyiz galiba. Sadece burası için değil, bazı insanlar sisteme karşı çıkıp beğenmedikleri şeylerden uzaklaştıklarını sanarken, kendilerini herkesten özel ve farklı görüyorlar, bu sık sık karşılaştığım birşey. Ama hepimizin içinde buna benzer yanılsamalar var. Sonuçta insan olarak yargıladığımız, beğenmediğimiz bir sürü hal ve eylemi kendimiz de gerçekleştirebiliyoruz. Kendim için de, tüm orman delileri için de empati ve kişisel farkındalıkların daha yapıcı olduğu gelişim alanları dilerim. Hiç kimsenin yeni bir krala ihtiyacı yok bu hayatta.

Kendi adıma, benim yanımda bulunan her tür canlının kendini rahat ve huzurlu hissetmesini istiyorum. Ve ben de kendimi rahat ve huzurlu hissettiğim yerlerde olmak istiyorum. Her nerede olursam olayım.

Yoğun çiftlik çalışma zamanlarında Emre ile birbirimizi özlüyoruz, çünkü uyku zamanları dışında pek görüşemiyoruz. Bu durum ilişkimize renk katıyor. :)  Perak sonrası leş bir halde, ormandan şehre inip Ipoh'ta sıcak suyu olan bir oda bulduk ve iki gün minimum kıpırdama ile bol bol dinlendik.


Teknik Eleştiri:

Permakültür, her zaman minimum enerji sarf ederek maksimum geliri elde etmeyi amaçlar. Bunu da akıllıca gözlem yaparak, içinde bulunduğun koşulları ve elindeki hammaddeyi iyi değerlendirerek, mümkün olan en verimli tasarımı yapıp, ihtiyacın olan ortamı kendine sağlamanı hedefler. Ladia, her zaman verimli çalışmak konusunda bizi uyardı. Minimum enerji, maksimum sonuç. Fakat zaman zaman bunun böyle olmadığını gördük. Önce ihtiyaçlar: Bir-iki kişinin yaşadığı, ve ara ara birkaç misafirin gelip birkaç gün ya da bir hafta kaldığı bir yerde kaç tane hayvana ihtiyaç var? (Gerçekten 13 tane keçi ve onlarca tavuk, ördek, hindi ve tavşana ihtiyaç var mı?) Kaldı ki keçilerin sütü kullanılmıyor (oğlaklar sağlıklı büyüsün diye), tavuklar doğru düzgün yumurta vermiyor, ördekler dışarıda gezinemiyor ve kanatlılar sürekli dışarıdan yiyeceğe muhtaç. İkincisi, büyük bir ihtimalle arazide zaten var olan yapıların doğru düzgün tasarlanmamış olduğundan kaynaklanan bir sorun, hayvanların yaşadığı alanın mutfağa yeterince yakın olmaması. Bu iki sorun bir araya geldiğinde, enerji girdisinin verimi ve gerekliliği de tartışılabilir hale geliyor. Bunlar düşünüldüğünde, buradaki hayvan sisteminin en önemli çıktısı gübre oluyor; bu kadar çok gübreye ihtiyaç var mı ve bunun için bu kadar çok enerji sarfetmeye değer mi acaba?

Bahsedilmesi gerektiğini düşündüğümüz ufak bir eleştiri sadece. 










16 Mayıs 2012 Çarşamba

Karbon Su Filtresi

PunPun'da kaldığımız sırada, mekanın suyunu filtreleyerek içilebilir hale getiren sistemin tasarımcısı Josh Kearns ile tanıştık. Kişisel olarak birbirimizi tanıyacak zaman bulamamış olsak da, işini iyi yapan biri olduğu belli. Burası için hazırladığı filtre sistemi, doktora tezinin bir parçasıymış aslında.

Daha önce, PunPun'un 'sürdürülebilirleşme' süreci içinde yamaçtaki arazinin düzleştiği noktada iki büyük göletin oluştuğundan bahsetmiştik. (Çok yıllık bitkiler, bol bol malç ve çeşitli diğer teknikler sayesinde yeşillenen arazinin altında su kaynakları oluşmuş.) İçme suyu olarak kullandıkları kaynak da bunlardan bir tanesi. Oluşturdukları filtre sistemi sayesinde elde ettikleri arıtılmış suyu laboratuarda analiz ettirmişler ve gayet içilebilir bir suya sahip olduklarını öğrenince epey memnun kaldıklarını tahmin edebilirsiniz herhalde. Suyun tadı gerçekten güzel.

Bu filtre sistemi, özünde 4 aşamalı basit bir karbon filtreleme örneği. (http://en.wikipedia.org/wiki/Carbon_filtering

Yaklaşık 1 - 1.5 m. çapında ve 40 - 50 cm. genişliğinde 8 - 10 adet beton halkanın üst üste oturtularak inşa edildiği 4 adet su tankı var. Filtrelenecek olan su, sırasıyla çakıl, kum ve kömür dolu tanklardan geçirilerek, dördüncü tankta dinlendiriliyor, ve içme suyu olarak buradan alınıyor. İşin püf noktası, suyun mümkün olduğu kadar yavaş bir şekilde bu filtrelerden geçirilmesi, ve en önemlisi de kullanılan kömürün tipi. İngilizce 'activated carbon' olarak adlındırılan bu kömür (http://en.wikipedia.org/wiki/Activated_carbon), aslında sadece kömür, ama belli bir ısıda, belli bir süre 'pyrolysis' işleminden geçmiş olması gerekiyor, ki filtreleme için çok önemli olan delikli yapıya ulaşabilsin. Kömür ne kadar delikliyse, yüzey alanı da o kadar fazla oluyor. Örnek vermek gerekirse, ortalama bir aktif karbon kömürün sadece bir gramının yüzey alanı, yaklaşık 500 metrekare!
Pyrolysis, temelinde kömürleştirmek demek. (Eski Yunanca'da, Pyr "ateş" ve lysis "ayrıştırmak" - ) Organik maddelerin, çok yüksek ısıda ve neredeyse oksijensiz ortamda termo-kimyasal olarak çürümesi diyebiliriz. Bu süreç en az 200-300 C derecede başlıyor ve çok daha yüksek ısılarda da devam ediyor. Hangi ısı aralığını kullanacağınız, elde etmek istediğiniz kömür yapısına göre değişiyor. Isı ne kadar yüksekse süreç de o kadar kısa, ve sonuçta elde ettiğiniz kömür de o kadar hafif, yani delikli bir yapıda oluyor. Genelde su filtreleme kömüründe ne kadar delikli bir yapı elde ederseniz o kadar iyi, fakat daha masraflı.

Josh, PunPun'da bu kömürü kendisi yapmış. Kullandığı sistem oldukça basit, herkes becerebilir. Detayları burada anlatmak çok uzun sürer, fakat aşağıdaki filmde kendisi 'gasification' denilen tüm süreci tek tek açıklıyor. Tabi ki kömür yapmanın birçok yöntemi olduğunu da unutmamak lazım, bu sadece bir örnek.



Ayrıca aşağıdaki adreste konuyu ele alan bir de doküman bulabilirsiniz:

http://www.aqsolutions.org/resources/DIY.pdf

İşin güzel kısmı, bu yöntemle elde ettiğiniz kömürü, 'biochar' olarak da kullanabilmeniz. (http://en.wikipedia.org/wiki/Biochar) Toprağınızın ihtiyacı olan kömür tipini iyi belirlemeniz gerekiyor sadece.

Bu, hem küçük (aile) ölçekte hem de büyük (çiftlik) ölçekte kullanılabilecek bir filtre sistemi. Ama tabi ki önce filtre edilecek suyun analiz edilmesi gerekiyor. Özellikle organik toksinlerin temizlenmesinde oldukça etkili, ama suyu lityum, sodyum, demir, kurşun, arsenik gibi elementler ve güçlü asitlerden bu yöntemle arındırmak mümkün değil.

Tüm bunların dışında, Tayland ve Malezya'da gördüğümüz kadarıyla, ev kullanımı için satılan musluk filtreleri çok yaygın. Özellikle 'reverse osmosis' tipi su filtreleri her yerde. Pet şişelerde satılan suların bile neredeyse tamamında 'filtrelenmiş musluk suyudur' yazıyor. Tropikal iklimdeyiz, her yer su, ama içilebilir doğal kaynak suyu yok..

Emre.




Georgetown - Penang


  Nisan ayının ortalarında Malezya'ya geçtik. Sınırdan direk 90 günlük vize verdi mümin kardeşlerimiz. Bir kez daha Uzakdoğu'da geziniyor olmanın rahatlığı ile Penang'a vardık.
 Uzun zamandır pek şehirde bulunmamıştık. İlk başta kalabalık, sıcak ve şehir hali fazla geldi. Fakat sonra bu şehrin mimarisi, kültür çeşitliliği ve özellikle yemekler kendimizi çok iyi hissettirdi.

Mimari olarak, sömürge döneminden kalma eski İngiliz yapılarının hakim olduğu sevimli bir şehir Georgetown. Çin mahallesi, Hint mahallesi, Malezyalılar hep beraber kültürel ve dini açıdan birlikte uyum içinde yaşıyorlar. Uzun süre İngiliz sömürgesi olarak var olunan bu ülkede, dönemin İngiliz komutanı ve Malezya kralı arasında yapılan anlaşmaya göre, Malezyalılar işçi olarak çalışmayacakmış. Bu yüzden İngilizler işgücü olarak Çinlileri ve Hintlileri kullanmışlar. 1957'lerde Malezyalılar, Çinliler ve Hintliler birlik olup İngilizlere karşı bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra, bir arada uyum içinde yaşamaya başlamışlar.
Üç kültürün beraber yaşıyor olması her açıdan renkli bir görüntü sunuyor. Müslüman bir ülkede başörtülü, takkeli insanların, mini etek ve kolsuz kıyafetler ile gezinen herkesi gülümseyerek selamlıyor olmalarının nedeni de bu çok kültürlü toplumun getirdiği hoşgörü sanırım.
Konaklama
Eski yapılar, kemerli sokaklar keyifli olsa da, Malezya'da gezdiğimiz kadarı ile (Ipoh, Cameron Highlands, Taman Negera, Kuala Lumpur) pencereli ve aydınlık bir odada kalmak gerçekten lüks. Ve Malezya'nın en büyük belası yatak böcekleri. Çok fenalar. Konaklama ücretleri 30-50 RM'den başlıyor. (30 RM = 15 TL) Ve 60 RM den ucuz odalar genelde penceresiz. Malezya'da en ucuz konaklama biçimi yurtlar. Ve ilginçtir, yurtlar daha temiz ve havadar. Kişi başı 20-30RM, perdeli güzel yataklı bölmelerden oluşuyor. Ama biz iki kişi olduğumuzdan, kişi başı fiyat aldıkları için daha pahalıya geliyor yurtlar. Yalnız seyahat ediyorsanız, penceresiz yatak böcekleri ile dolu odalar yerine yurtları deneyin derim. Yatak böcekleri için de lavanta yağı dışında çözüm yok gibi.


 Yemek ve Dil
Malezya'da olmanın en iyi kısmı, dil sorunun hiç olmaması. Herkesin İngilizce biliyor olmasının yanı sıra, sokaktaki tabelaların bildiğimiz bir alfabe ile yazılıyor olması Tayland'dan sonra yol ve yön bulmayı çok kolaylaştırıyor. Bazı kelimeler Türkçe gibi yazılıyor ve anlam bakımından da yakın. Zaman, sinema, tarikh (=Tarih), ekonomi, sihir gibi.. Biraz kassak Malezya dilini çözecekmmiş gibi hissediyoruz. :) Bir diğer önemli ve iyi kısmı yemek cenneti burası. Hint lokantalarında ayran (lassi), ıspanak, yoğurt, nan (pide gibi pufuduk ekmek) bulmak, Arap lokantalarında humus, patlıcan salatası bulmak, Çin ve Malezya mutfağı dışında bize içten içe büyük bir mutluluk verdi. :) Aylar sonra çikolatalı kek yedik ve çikolata satan butik dükkanlarda kendimizden geçtik..







Malezya mutfağının ünlü yemeklerinden Laksa

Bizim Penang'da gittiğimiz en güzel yerlerden biri Hint vejetaryan lokantasıydı:



Kısacası Malezya ve Penang damak tadımızı oldukça tatmin etti. En çok Hint mahallesinde rengarek hint kıyafetleri satan, insanın içini kıpır kıpır yapan bangır bangır Hint müzikleri dinleyerek, massala içtik.


Malezya'da üç farklı dini kültür olduğu için, her hangi birinin dini tatilinden herkes yararlanıyor. Bizim ülkeden bile daha fazla bayram, tatil hali var. 



Kısacası müze ve eski yapılarla dolu sokaklar arasında nefis yemekler yiyerek çok kültürlü bir ülkede olmanın tadını çıkarttık. 3 gün kaldıktan sonra, Perak'ta yağmur ormanlarının eteklerinde bir çiftliğe çalışmaya gittik..






15 Mayıs 2012 Salı

Kurs ve Buluşma Duyuruları


Etkinlik Posteri: Cem Dinlenmiş

Bu yaz Türkiye'nin çeşitli yerlerinde bir çok kurs ve buluşma gerçekleşiyor. 



Permakültür Giriş Kursu, 19-20 Mayıs, Antalya: Hira Doğrul

Permakültür Tasarım Kursu:
Mustafa F. Bakır ve Rhamis Kent eğitmenliğinde düzenlenen 72 saatlik tasarım kursu, 30 Haziran - 12 Temmuz tarihlerinde İstanbul'da gerçekleşecek.
Ayrıntılı Bilgi için: http://www.rpc2012.com/pdc/

Akdeniz Bölgesel Permakültür Konferansı:
Türkiye Permakültür Enstitüsü tarafından 14 Temmuz'da İstanbul'da gerçekleşecek bu etkinlikte, Akdeniz, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar'dan gelecek bir çok insan ile tanışmak için güzel bir fırsat.
Ayrıntılı bilgi için: http://www.rpc2012.com/konferans/

Akdeniz Bölgesel Permakültür Buluşması:
Kaçırdığımıza çok üzüldüğümüz bu buluşma, 17-21 Temmuz'da Marmariç'te (İzmir) düzenleniyor. Katılmak için tasarım sertifikası sahibi olmak gerekiyor. Uluslararası eğitmen ve uzmanlarla tanışıp konu ile ilgili derinleşmek isteyenlerin kaçırmaması gereken, çok heyecan verici bir etkinlik.
Ayrıntılı Bilgi için: http://www.rpc2012.com/bulusma/

Türkiye Permakültür Enstitüsü'nün organize ettiği bu etkinliklerde gönüllü olmak isterseniz:

Bizim konu ile ilgili ilk hocalarımızdan Emet Değirmenci de bu yaz iki etkinlikte eğitmenlik yapıyor.
İstanbul'da 8-16 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek bu etkinlikte, ekolojik restorasyondan kent bahçeciliğine, bir çok konuda pratik uygulamalarda bulunmanız veya uygulayan insanlar ile tanışmanız mümkün. Emet'ten, özellikle kentsel dönüşüm ve şehirde uygulayabileceklerimiz ile ilgili çok şey öğrenmiştik biz. İstanbul'daki permablitz öncüsü Deniz Üçok Arman'ın da konuşmacı olacağı bu kursta, şehirdeki permakültür uygulamaları hakkında çok şey öğrenebilirsiniz. Tavsiye edilir. :)

Emet Değirmenci'nin pratik olarak yapabileceklerimiz, ve yerel üretmek - tüketmek adına düzenlenen bu kurs, Pastoral Vadi Fethiye'de 21-28 Temmuz tarihlerinde düzenlenecek.





13 Mayıs 2012 Pazar

Tayland için Ortaya Karışık Yol Önerileri



   Herkesin yolu bambaşka olsa da, Tayland için bir kaç öneri ve görüş paylaşmak istedim.. Ama tabi ki benim yorumlarım, bu ülkenin güzelliğini anlatmakta yetersiz kalacaktır.

 Ulaşım

 Her şeyden önce uçak yolculuğu ile başlarsak, 3  - 5 ay öncesinden Gulf Air, Qatar Air gibi şirketlerden bilet alarak makul fiyata yolunuzu bulabilirsiniz. Biz kişi başı, tek gidiş 350 Euro’ya geldik. Gidiş-dönüş almak her zaman daha ucuza geliyor. Finlandiya hava yolların ile daha da ucuza gelmiş olan arkadaşlarım var.

Buraları Avrupalılar öyle bir ele geçirmiş ki, Taylar kadar onlar da Türk görmeye hiç alışık değil.

İnsanların söylediklerini takmayın. Her yer ve şehir görülesi.. Bize bir çok kişi Tayland’ın çok sıkıcı bir yer olduğunu, mutlaka Hindistan'a gitmemiz gerektiğini söyleyip durdu. Ne demek istediklerini ara ara turizm şirketi üyesi gibi olmaktan sıkıldığım zaman anladığımı düşündüm. Gittiğiniz yerlerde yerelden çok turist olduğu için bazen ülkenin ruhu size varamıyor sanki. Ama zaten dünyanın her yerini görmeyi istediğimizden, bize hiç sıkıcı gelmedi Tayland. Hatta tropikal iklimin sağladığı sabit ısı sayesinde canlılığın coştuğu doğası ile kendimizden  geçtik hep. Ayrıca turizm sayesinde kalkınmış olan bu ülkede, bazı insanlar ayda 5000 Baht gibi (200 dolara yakın) bir para ile yaşarken bile çok fazla sefalet görmemek, bok içinde olmamak, her zaman rahaaat ve güvende olmak, çok da fena bir şey sayılmaz. Hindistan'a gitmesem de, orası da, Tayland da uzun zamandır yabancı turistlerin işgali altında; turizmin ve küreselleşmenin aynılaştırdığı yerlerden kaçmak istiyorsanız hiç şansınız yok sanki. :)  Ama Tayland’da, Hindistan'a kıyasla daha az bok göreceğiniz kesin. Uzun uzun pislik tasvirleri dinlediğim herkesin anlat anlat bitiremediği Hindistan'a varıp bok içinde çiçek gibi açarsam bir gün, o zaman sıkıcı bulurum ben de Taylandı belki; bilemem şimdiden.. Kısacası macera arıyorsanız her köşesi ucuz varoluş şekilleri ile ele geçirilmiş bu ülkeler dışında Madagaskar, Papua Yeni Gine, Afrika, Moğolistan gibi, ya da yerse Afganistan, İran ya da Antarktika gibi, hippi akımlarının ve zengin iş adamlarının daha az ele geçidiği yerleri deneyin derim. :) 

Asya ve Uzakdoğu ülkelerinin en iyi kısmı, Türkler olarak potansiyel terörist gibi görülmemek. Hayatımda ilk kez, uçağa binerken ve gümrük kontrollerinde üstümün aranmaması, ayakkabılarımı çıkartmak zorunda kalmamam, anormal bir vize parası vermemek, ve kapıdan 1 aylık vizeyi hoop diye alıp elini kolunu sallayarak sınırdan geçmek gerçekten çok keyifli. İnsan gibi hissediyorsunuz kendinizi..

Ulaşımdan devam edersek, Tuktuk’a binmek eğlenceli olsa da, taksiler çok daha ucuz. Mutlaka taksimetreyi açtırın. Ayrıca ünlü tapınaklar ya da Khao San gibi herkesin ismini bildiği yerlerden başka bir yere gitmek istiyorsanız Allah kolaylık versin. Taksi ve otobüs şoförleriyle anlaşmak ayrı bir macera çünkü. Kaldığınız hostellerin adresini İngilizce bilen birine Tay dilinde yazdırıp, bu notu yanınızda taşımanız çok faydalı olur. Tayland’da, eğer kullanmayı biliyorsanız en rahat ve ucuz ulaşım aracı motorsiklet. Ve her tür turdan kaçış biletiniz de motor. Kimi şehirlerde bisiklet kiralamak da keyifli oluyor. Otostop çekmek ise oldukça güvenli.

Tuktuklar

Sağlıklı olmak

Öyle aman çok hasta olursunuz gibi daraltan insanları da dinlemeyin. Her gezi kitabında yazan yok 'buzlu içecekler tüketmeyin', yok 'açık su içmeyin' gibi yazıları ve sıtma senaryolarını pek takmadık biz, hiç bir şey de olmadı. Şimdilik. :) Türk'üz sonuçta, bağışıklık sistemimiz gayet sağlam. Ne olur, ne olmaz diye Hepatit A-B aşılarının ilkini olmuştuk ülkemizde. İkincileri de Chiang Mai’de olduk. Sağlık sektörü gayet iyi çalışıyor. Özellikle dişçiler iyi ve ucuz olduğundan, dünyanın her yerinden Tayland’a dişlerini yaptırmaya geliyor millet. Yabancılarla ilgilenen hastanelerde iletişim sorunu da yok. Hatta kanser tedavisini Bangkok'ta görmeyi tercih eden ve hastalığını yenen bir İtalyan'la bile tanıştık.  Sivrisineklerden kaçış yok, eğer kimyasal sinek kovucular kullanmıyorsunuz. Ki kimyasal ilaçlar (deet) insan sağlığı için daha kötü. Benim başıma gelen sağlıkla ilgili tek sıkıntı ayak mantarı oldu. En çok rastlanan sorunlardan biriymiş. Her zaman ıslaksınız çünkü. Ve halk mekanlarında ayakkabılarınızı çıkartıp alakasız terlikler giymek zorunda  kalabiliyorsunuz. Mantarı kurutmak bu nemli ülkede oldukça uzun sürüyor ama her tür ilacı bulmanız da mümkün.

 İklim

Ben sıcağa dayanıklılığı çok az olan bir insan olarak, fenalıklar geçireceğimi, koşarak Nepal’e gitmem gerekeceğini düşünüyordum. Fakat Bangkok dışında sıcaktan ağlayasım gelmedi hiç. Yani hava hep sıcak ya da çook sıcak arası bir yerlerde, ama alışılıyor sanırım. Çoğu yer Alanya, Antalya kadar korkunç değil. Her yerde, yerel halkın kullandığı otobüslerde bile vantilatörler var. Geceleri de sıcaktan uyuyamadığım olmadı pek.  Eğer sıcak sizi yeterice yormuyorsa Malezya'yı deneyin. :) Bu iklimde esas sorun klimalı bazı otobüsler ve taksiler. Gerçekten buzdolabı gibiler. Yolculuk sırasında yanınızda şal gibi bir şey taşımanızı tavsiye ederim. Bir anda şok etkisi yapıyor çünkü bedende. Kuzeyler, özellikle de Pai, geceleri oldukça soğuk, patik bile giydim yani. (Gittiğiniz yerin denizden yüksekliği, yani rakım, gece ve gündüz arasındaki farkı epey değiştiriyor.)

Bütçe

Bütçeye gelirsek. En ucuz konaklama, en ucuz yemek ve su gibi harcamalarda kişi başı minimum günlük gider ortalama 500 Baht - 30 TL. Daha da düşürmek kişiye bağlı (Budist tapınaklarda para vermeden yaşayan, otostopla seyahat eden insanlarla karşılaştık). Kuzeylerde 100-200 Baht'a içinde duşu ve tuvaleti olmayan odalarda kalmak mümkünken, güneylerde yükseliyor fiyat. Eğer konaklama için günlük 400 Baht veya daha fazla ayırabiliyorsanız krallar gibi yaşarsıız.
(Konaklama: 100-500 Baht, Kahve: 30-80 Baht, Bira:40-100 Baht, Su:5-20 Baht, Yemek: 50-350 Baht, Çamaşır yıkatma: 30-50 baht)
Her şehirde bankamatik bulmanız mümkün. Ama kredi kartı pek geçmiyor. Yani biz hiç pahalı otellerde  falan kalmadık, ama normal şehir hayatında pek geçmiyor. Bankamatikten 500 Baht da, 5000 Baht da çekseniz bankalar 150 baht komisyon alıyor. Bu güzel bir yemeğin parası demek. O yüzden hep büyük miktarda para çekmekte fayda var.

Her türlü harcamada üst limit tabi ki yok, ne kadar harcamak isterseniz o kadar harcayabilirsiniz. 

Güvenli, rahat ve arızasız bir ülkede olmak..

Her hangi bir hırsızlık durumu hiç görmedik. Karma’ya inandıklarından  belki. Kendimizi hiç bir şehirde güvensiz hissetmedik.     Zaman zaman yemek yediğimiz yerlerde, ve kaldığımız yerlerde ödememiz gerken parayı ödemek için adamaların peşinde koşmamız bile gerekti.. Güneylerde insanlar daha güvensiz turistlere karşı tabi ki, daha paragözler ve motor kiralarken daha dikkatli olmak gerekiyor. Başınıza ne gelirse gelsin size sahip çıkarlar; turistsiniz ve rahat ettirmek istiyorlar sizi. 

WIFI her yerde. Eğer freelance bir işiniz var ise, Tayland nefis bir yer çalışmak için bence. O kadar keyifli mekanlar var ki, oturup günlerce yazı, çeviri yapılabilinir.  Yanınızda bir bilgisayar yoksa bile bir  her yerde net cafe var.


Yemek Halleri




Sokaklarda yemek yemek hep daha ucuz. Ama ben kalabalık, ağır balık sosu kokusu  ve hayvan derileri arasında durmakta zorlanıyorum. Eğer et sever bir insansanız çok rahat edersiniz. Aslında eskiden vejetaryan yemeklerin ağırlıklı olduğu bu ülkede, günümüzde güzel sebze yemekleri bulmak genelde turistik şehirlerdeki havalı vejetaryan lokantalarında mümkün ve daha pahalılar. Ziyaretçiler dizisindeki gibi sürekli barış için geldiğini söyleyerek gülen ve acayip sürüngenler yiyen karakterlere benzettiğim çok oldu Tay halkını. Şeker komasına girmemelerini ve Gut olmamalarını Tay masajınaa bağladım ben ama bilemiyorum tabi işin sırrını.
Budist bir ülkede daha az et tüketileceğini düşünüyordum. Oysa alakası yok ve kimse öldürülen hayvanlardan kendini sorumlu tutmuyor. Mesela üst mertebeli bir rahip, bir altındaki çömezinden hayvan kesmesini istiyor. Kesen o olmadığı için kendini suçlu hissetmiyor. Kesen de emir yüksek yerden geldiği için kendini suçlu hissetmiyor.  Kimse kendi karmasını kirletmeden et yiyor böylece:)

 Ülkemizde sık sık Tay yemeği yiyen ve seven bir insan olarak, Tayland’da yemek durumları beni çok zorladı. Pad Thai, her zaman kurtuluşum oldu. Papaya salatası

(Som Tam), Gündüz sefası (morning glory), zencefilli mantarlı tofu, Tom Yum çorbası ve hazır paketlerde satıldığını duyunca çok üzüldüğüm güzel körilerden yapılan envai çeşit yemekler ve meyvalar dışında genel olarak baydım yemeklerden.  Crysanthemum-Kasımpatı suyu da, passion fruit (çarkıfelek meyvesi) suyundan sonra favori içeceğim. Her yemeğin içindeki kişniş, balık sosu, MSG denilen katkı malzemesi ve anormal miktarda şekerden pek kaçış yok.
Normal batı mutfağı ürünleri, pahalı olmakla beraber kolayca bulunabilir tabi ki bu gloabal hayatta. Ama buğdayın ve patatesin üretilmediği, süt ürünlerinin tüketilmediği bu ülkede yediğiniz tüm bu ürünler ekstra katkı malzemeli olarak içinize de işler, cebinize de dokunur, ekolojik ayakizinizi de büyütmeye devam eder.






Plastik kullanımının fazlalığı gerçekten çok rahatsız edici. Aldığınız her şeyin içinden ayrıca ambalajlanmış ekstra plastik paketler çıkıyor. Deliriyorum bazen. Ama Tayland’ın en iyi yanı, pet şişesiz yaşayabilmeniz. Bir su mataranız varsa, 1-5 baht karşılığında marketlerdeki su makinelerinden içme suyunuzu doldurabilirsiniz. Mis.. Su demişken, nasıl bizim ülkemizde tüm sinema, restorant ve bazı marketleri Damla suyu ele geçirmiş ise, burada da aynen Coca Cola yapımı su rezaleti var. Yeşilimsi sarı kapaklı bu marka suyu almayın mümkünse..

Lonely Planet gibi gezi kitaplarını taşımanız gerekmeyen ülkelerden birisi sanırım Tayland. Adımınızı attığınız anda her  şehirde, bedava bir sürü harita tutuşturuyorlar elinize. Kalma sorunu hiç yok. Her bütçeye göre bir şeyler bulmanız mümkün. En iyi rehberiniz her zaman diğer gezginler. Bangkok biraz karışık ama orada da yolunuzu bulursunuz. Gerisi çok rahattan da rahat, bir garip. Bangkok’u görmeden Tayland'ı görmüş sayılmazsınız bence bu arada. Biz turlara hem maddi açıdan, hem de kalabalık fobimiz yüzünden pek katılmadık. Ama adımınızı attığınız anda orada geçireceğiniz bir kaç ayı birden programlamaya çalışan Taylar, çok az vaktiniz var ve turlarla kendinizi daha güvende hissediyorsanız,  sizi rahat ettireceklerdir.

Kadın olmak ve çocuk ile seyahat

Kadın olarak dünyada tek başınıza gezebileceğiniz en rahat yerlerden biri bu ülke. Zaman zaman kolsuz gezerken özellikle bakan bir sürü adam olsa da, hiç birinin yüzünden ve gözünden akan hastalıklı fantaziler okumadım. Merak ediyorlar sadece seni, ama rahatsız etmiyorlar hiç. Yaşlı turistler kesinlikle daha rahatsız edici. Çocuğunuz varsa yine çok rahat edersiniz bu diyarda. Çocuklu gezgin arkadaşlarımızla deneyimlediğimiz üzere, Tay’lar aceleci hippi turistlerden çok hoşlanmasa da, evli ve çocuklu faranglar için durum değişiyor. Özellikle beyaz ırkın çocukları onlara çok değişik geldiğinden (ve evli ve çocuklu insanlar, yalnız gezen serserilerden daha güven verici olduğundan), çocuğunuzun ve sizin karnınızın tok olması, ulaşım ve konaklama gibi dertlerinizin çözülmesi için paranız yoksa bile  ellerinden geleni yapıyorlar. Bazen kendi evlerini bile açıyorlar. Çocuğu ile gezen o kadar çok yalnız anne gördük ki anlatamam.

Kültürel olarak tutucu bir toplum, özellilkle kendi kadınlarına karşı. Diğer yandan ladyboy ve fahişelik çok normal bir şeymiş gibi. Bu çelişkili durum sık sık bizim homofobik ülkemizde Bülent Ersoy ve Fatih Ürek gibi karakterlerin halk arasında neredeyse kahraman olmaları gibi ilginç geldi bana çok.
Tapınaklara kolsuz veya şort ile girmeyin. Gerçekten çok rahatsız oluyorlar. Gittiğiniz ülkenin kültürüne ve geleneklerine saygı duymak çok zor olmamalı. 

Fotoğraf çekerken de her yerde önce izin isteyin.


Turizm Çılgınlığı

Turist görmeden vakit geçirmeniz imkansız Tayland’da. Özellikle ortalarda ayı gibi gezen içkici Almanlar, ve Tay kadınları ile beraber olan Avrupalı zengin yaşlı herifler her yerde. Biz Emre ile evimizi kapatıp gezgin olduk diye içten içe bir havamız var sanıyorduk. Sanırım Avrupa’da 18-35 yaşları arası insanlar pek çalışmıyor ve okumak zorunda değiller. Çünkü bir kaç yıldır yolda olan, 18-20 yaşlarında bir çok insan ile tanıştık.  Özellikle eko turizm ve her tür ekolojik hal ve durum - içi zaman zaman boş olsa da - çok moda. Ama çok değişik bilgiler öğrenmek mümkün bu moda akımının içinde. Gezdikçe  tanıştığımız onca insana kıyasla pek havamız kalmadı yani, evsiz gezmek en normal şey sanki Avrupa ortamlarında. :)

Alışveriş-Pazarlık




Eğer üstünde fiyat yazmıyorsa her yerde pazarlık yapabilirsiniz. Ama almak istediğiniz şey genelde zaten çok ucuz oluyor. 3-5 TL için pazarlık yapasım gelmiyor benim hiç. Mısır’da görmüştüm, Türk parası ile 1 TL’ye bile denk gelmeyecek ürünler için pazarlık yapabiliyor insanlar, bana garip geliyor. Ama pazarlıkla bir fiyatta anlaşırsanız, o ürünü almamanız çok ayıp oluyor ve hiç sinirlenmeyen bir halkın, ne kadar bozulduğunu görüyorsunuz. 


Ben genel olarak pek alışveriş yapmadım çünkü bizim ülkede yeterince Tay ve Hint ürünü var sanırım, buralarda çook ucuz olsa da her şey, ben baymışım. Ama Bangkok'ta Chatuchak (JJ) haftasonu marketi ve Chiang Mai gece pazarını görün derim.


Adım başı Buda figürü satılıyor. Ama her figürün anlamı başka. Size uğur getirsin diye aldığınız bir figür, Thaibox’da dayak yememek için tasarlanmış olabilir. :) Doğduğunuz günlere göre değişiyor anlamları. Sizi koruyan Buda’yı arıyorsanız eğer, haftanın hangi günü doğduğunuzu bilmeniz gerekiyor. Tapınaklarda dua ederken yaktığınız tütsüleri de doğduğunuz güne göre seçiyorsunuz. 



Buda Figürleri

Masaj. Adım başı masaj hali olsa da iyisini bulmak zor. Büyük tapınaklarda ve masaj salonlarında günde yirmi kişiye masaj yapan birinin size şifa vermesi imkansız bence. Ara sokaklardakileri, daha az popüler olan mekanları ya da  biraz daha para verip randevu ile çalışan insanları deneyin derim.
Tayland’da duyacağınız en sık kelimeler: Farang farang, same same but different. : )

Tayland'da zorlandıklarım


Beni Tayland’da en çok orman yangınlarına tanık olmak ve daha çok turistin memnun edilmesi adına fil ve diğer hayvanların çektiği eziyet üzdü. Beyaz florasan ışıklı odalardan dünya çapında sıkılmış olmak, dil sorunu, yemekler, sivrisinekler zorladı. Sadece geceleri değil, tüm gün mesai yapıyor bu sinekler. Citronella falan da sürmez oldum artık. Kaşımamaya çalışıp, hemen tiger balm. Artık sivrisineksiz bir hayat düşünemiyorum. Evimiz olursa bir gün, evde besleyip kendimizi sokturacağız herhalde..


Kendimi sık sık turist vizem ile seyahat ederken, turizm çılgınlığı içinde, çoğu turistin tersine doğru akmaya çalışan biri olarak hissettim. Ve tam olarak ne aradığımı bilmesem de, görmek istediğim dünya ile zamanlarımızın tutmadığını bildim. Bana göre çok tırt turistler görmenin yanı sıra, çok özel insanlarla da tanıştım. Sanırım dünya nüfusu gerçekten fazladan da fazla. Herkes gizli, saklı, sakin özel bir şeyler peşinde. Herkesin sistemden, olduğu yerden kaçası ve gidesi var. Bu kadar insanın çoğu harika olsa da, aynı yöne doğru ucuza varolabileceği kaçış köşelerine hep beraber koşturunca, dünyada çok az özel yer kalıyor. Geri kalan kirliliği de şirketler, politikacılar ve kapitalizmin her türlü hali yapıyor zaten. Herkes olduğu yerde bir dursun, nasıl yaşamak istediğine baksın, ne yapabilecekse hemen yapsın demek istiyorum, ama ben bunu yapmıyorken size öğütlemem herhalde ayıp olur.

'Aman güzel yerleri buralara yazmayım, bir yer afişe olmasın, gizli kalsın', gibi bir olay için iş işten geçmiş Tayland'da, ben de bu nedenle her şeyi yazdım. Türkler bilmese tüm Avrupa çoktan keşfetmiş, kendine benzetmiş buraları. 'The Beach' filminde gizli bir adada yaşayan kabileyi anlatırken, o filmin çekildiği adanın popülerleşmesine neden olup, bugün o cennetin dönüştüğü hali görmek trajik. Yine de böylesine yabancı kalabalığı olan bir ülkede gördüğünüz bazı yerlerin sonu için geri sayımların da geçildiğine tanık olup üzülseniz de, aynı umutları ve dilekleri paylaştığınız güzel yoldaşlar edinebilmek ve rengarenk tropikal kuşların tüm sohbetlere katılması güzeldi çok. 

Uzattım yine çok. Kısacası, herkese göre bir şeyler var bu ülkede. Tayland bize çok iyi geldi her anlamda. Yumuşacık, sakin, telaşsız, rengarek, capcanlı, güler yüzlü bu küçük ama büyük insanlar ve doğa kime iyi gelmez ki?