7 Mart 2013 Perşembe

Lombok: Gili Adaları..

Foto: Hz. Google

Bali'ye gelene kadar varlığını bile bilmediğim bir yerdi Lombok adası. Yolda olmanın en sevdiğim yanlarından biri, harita üstünden tıpır tıpır, daha önce pek duymadığın, bilmediğin diyarlara yandan yandan yolunun düşmesi..

Ne yazık ki, Lombok için Erol ve Emre ile yola çıktığımızda, Endonezya vizemizin son 8 günündeydik; toplam dört ay geçirdiğimiz Endonezya'da vize sorunu olmasa daha kalır, tıngır tıngır Papua'ya kadar giderdik herhalde. Belki de gitmezdik ama hala gitmek istediğim bir rota olarak içimde çok kaldı bu yol.  Yol güzergahını bir iklim, bir de vize durumu yönlendiriyor; bizden bağımsızlarmış gibi bizi oradan oraya savurup, duruyorlar. Maddi varlığımızın yarısından fazlasını yol ve vize parasına veren insanlarız. Normal dünya vatandaşı olarak elini kolunu sallayarak sınırsız yol yapmanın kısmet olduğu günler ne zaman gelecekse, o zaman yeniden yolcu olmayı çok istiyorum..

80 günde devr-i alem olmuyor yani bize; 8 güne Lombok'un Kuta'sını, yanar dağlarını ve acayip ormanlarını sığdıramıyor insan. O yüzden  biz seçimimizi Gili adalarından yana kullandık. Çok vaktimiz varmış gibi üstüne Air Asia uçuş tarihlerimizi değiştirdi, sonunda 6 güne sadece Gili Trawangan ve Gili Meno adalarını sığdırabildik. 

Padang Bai - Lombok yolu

Müzik dinlemeli feribot.
İyi ki Ipod gibi icatlar var, eskisi gibi kaset ya da cd dolu çantalarla uzun süreli yol nasıl olurmuş?:)

Lombok'a gitmek için Padang Bai'den yavaş feribota bindik. Yavaş feribot şu demek: normal tıngır mıngır gidiyorsun ve ulaşım seçenekleriniz içinde en ucuz olanı. Koltuk olsa da yerde yatmayı seven yerel halk, her kadının kucağında birden çok çocuk, feribotta zorlamaktan vazgeçmeyen yerel satıcılar, Endonezya'nın çöpü, pisliği, yenilen ve içilen her şeyin denize atılması zorunluluğu varmış gibi bir yolculuk.. Ama Bali'de hayat her yerdeki gibi parana göre değişiyor; hiç zamanı olmayan, normal insanlar gibi çalışıp, çok az tatil süresinde de yolculuk eden ya da devamlı sadece çeşitli fotoğraflar çektirmek için yolculuk eden benim söylendiğim tür turist kitlesindenseniz, Bali'den uçak ya da Padang Bai'den hızlı bot ile 1-2 saat içinde varırsınız Lombok'a. İki katı gibi bir fiyat ödersiniz, ama kesin daha rahat gidersiniz. Bizim yolumuz 4,5-5 saat sürdü, kişi başı 70.000 rupi verdik. İlk geceyi Sengigi diye alakasız bir yerde, turist popülasyonunun 5 katına göre tasarlanmış otel, restoran, rezalet müzikler çalan bar görüntüleri ve bu kadar mekan olduğu için çoğunluğu sinek avlayan fakir yerel halk manzaraları ile geçirdik.

Foto: Hz. Google

Ertesi sabah klasik ısrar, pazarlıklar kaosu içinde Gili adalarına giden teknelerin olduğu sahile doğru yollandık erkenden. Yoldan insan ve çevre manzaraları şöyle: Bali'den sonra yeniden Müslüman çoğunluğu olan bir adadaydık. Lombok'un yerel halkına Sasak deniyor, ırk ve dil olarak Balili gibi olan bu etnik gurup, din olarak çoğunlukla Müslüman. (http://en.wikipedia.org/wiki/Sasak_people) Malezya ve Endonezya'nın çoğu köşesi gibi tüm ormanlar kesilmiş, yerine tek tip ekim biçiminde palmiye ağaçları ekilmiş, bakıp bakıp küfrediyoruz. Bemo ile giderken arkadan motoru ile yanaşıp, yolda giderken bize ot ve çeşitli uyuşturucular satmaya çalışan motorlu torbacılar, önümüzdeki tüm Lombok zamanımızı ve hatta Bali'ye dönüşümüzü ve mümkünse geri kalan hayatımızı kendilerine satmamızı isteyen turcular.. Bangsal'dan, çöp dolu bir sahilden, dev davgalar arasında kişi başı 10.000 rupi vererek, ıslana ıslana, biraz da mide bulanma efektleri ile Gili Trawangan'a varıyoruz.

Gili Trawangan

Trawangan, yanardağı manzaralı gün batışı şölenleri

Bu adaya indiğimizde sonunda uzun zamandır görmeyi istediğimiz, inanılmaz mavi ve turkuaz tonlarında bir deniz manzarası ile kıyıya vardık. Etraf, renkler nefis görünüyordu. Oda bulmak, aramak yerine, deniz keyfi, yemek, bira şeklinde günü batırdık. Erol tamamen deniz canlısına dönüştü bu adalarda. Ona görünmeyi seven deniz kaplumbağaları, peşinden gidince bize de göründü. :)

Gili Trawangan 



Trawangan, yanardağı manzaralı gün batışı şölenleri..

 Sahilde takılırken, Erol'un Hindistan'dan arkadaşı Susanna bir anda karşımıza çıktı, güzel oldu. İki kişilik odada, ayak ucumuzda minik Erol şeklinde toplam 150.000 rupiye temizce bir odada kalıp, akşam mahallenin havalı pizzacısında, hayatımda yediğim en güzel pizzalardan birisine acayip paralar bayılarak hep beraber keyif yaptık. İlk günden sonra Trawangan'ın gece marketinde çok ucuza şahane yemekler yedik. Yogyakarta sonrası ilk kez güzel Jackfruit yemeği karşıma bu adada çıktı.

Trawangan denizine karşı, yanardağı manzarasına bakarak gün batırmak..

Gili Meno, tropikal meyve yemek isteyen?



Trawangan, günümüzde aşırı güzel, manken gibi ergen kızların, ayı gibi kaslı öküz ergen erkeklerin, tangalı kızlarla, baş örtülü kadınların aynı anda sahilde olduğu, yerel insanların koyu Müslüman olmasına rağmen gözleri ve bakışları ile rahatsız etmediği, sahil kıyısında gümbür gümbür kötü müzikler çalan, havuzlu, kopyala yapıştır tarzı konaklama mekanlarının sahil kıyısını ele geçirdiği, anormal akıntılı denizine şnorkel ile girince, dizine gelen suda inanılmaz mercan, balık ve canlı çeşidinin olduğu, akşamları kesin olarak muhteşem gün batışları göreceğiniz bir yer. Günümüzde hippilerin değil, zengin ergenlerin, balayı için gelenlerin, hatun avına çıkmış adamların mekanı. Belli ki adada zamanında çok acayip kafalar yapılmış, sonra boku çıkınca uzamış ekip. Zamanında buralarda takılmak vardı..

Uzakdoğu'nun en iyi reggae barı diye geçen Same Same'de (sağolsun Lonely Planet) bira içip, pop rock dinleyip, resmen dansa davet oynama kafasında ergenler içinde bayıp, kendimizi biraz içi buruk sahile attığımız ilk gece, deniz kenarında fosforlu mavi parlayan, eline alınca ışık gibi uzun süre yanan muhteşem planktonlar olmasaydı, Trawangan geceleri için çok keyifli sözler söylemek zor olurdu. Trawangan anılarımıza Erol'un uzun saçlarından nedense çok etkilenen torbacıların '' Long hair - long life,  long banana - happy wife'' iiuuw geyiği damgalandı.

Gili Meno




Meno nefis bir yer. Orası öyle kalırsa taşınılabilir. Bugüne kadar gittiğimiz tropikal adalar içinde en güzeliydi sanırım. Yol için tek atış tropikal ada arayışlarındaysanız, Ruslar basmadan hemen Gili Meno'ya gidin, Phuket, Koh Pi Pi gibi rezaletleşmiş yerlerden kurtulmuş, az üzülmüş olursunuz. Gili Meno balayı adası diye geçiyor, sahilde çift çift denize karşı klasik pozlar veren sevgililer, yeni evlilerden biraz bayıyorsun anında. Trawangan'dan sonra ıssız, sakin, denizi mükemmel. Mercanlar, acayip balıklar, ve Erol sayesinde ilk kez tanıştığım, mercan parçalayan dev deniz kaplumbağaları ile muhteşem bir yer gerçekten.

Foto: Hz Google

Gili Meno'da kum olmak, deniz olmak

 Denizden çıkınca, sahilde meyve ve hindistan cevizi suyu satan rengarek kadınlar ile çevriliyorsun, hepsi bir anda adını öğrenip, her gün kendilerden alış veriş yapman için peşini bırakmıyor:)

Gili Meno sahillerinin esas sahipleri

 Yine de Trawangan'a göre, daha az satıcı, ısrar kıyamet var. Yemek konusunda Trawangan daha ucuza, daha çok çeşit sunuyor. Meno'da harika kumlu sokaklardan içerilere dalınca, yine bu adalarda bulabildiğimiz en ucuz konaklama fiyatı olan 150.000 rupiye üç kişilik keyifli bir oda tuttuk. Sahilde 250.000 rupiden aşağı pek mekan bulamazsınız. Sahilde reggae barı kılıklı komik ama keyifli bir yerde patlak hoparlörlerle Bob Marley Legend albümünü her gün bir kaç kere dinleyip, arkasından Shpongle, arkasından müşteri yokmuş gibi müziği bir anda kapatıp gitar çalan kopuk film karakterleri İbrahim, Cherry ve Ares'le çok güldük. Kendilerinin fotoğraflarını çekmemiş olduğuma çok üzülüyorum, acayip karakterlerdi..

Cidomo, Gili Trawangan

Tüm Gili adaları, etrafını yürüyerek gezebileceğiniz büyüklükte. Çok şükür araba, motor gibi ulaşım araçları yok adalarda. Cidomo denilen at arabalı ulaşım araçları var. Ama ada o kadar küçük ki, bir ulaşım aracına gerek de yok aslında; kumdan sokaklar içinde, tüm adanın etrafını yalın ayak, kıyıya vurmuş mercanlar içinden geçerek yürüyebilirsiniz. Hiçbir Gili adasında polis yok, o yüzden rahat ve keyifliler. Gili Trawangan, uyuşturucu ve parti adası olarak biliniyor. Gili Meno balayı adası, Gili Air'de ise ne ararsan var diye geçiyor. Gili Air'e yolumuz düşmedi maalesef.

Gili Meno, Erol'u..

Tüm Gili adalarının denizi muhteşem ve akıntısı bol olduğu için, birinden birine yüzmen imkansız, denizde düz yüzemiyorsun, hatta hiç yüzmüyorsun. Denize girip kendini akıntı yönüne bırakıyorsun, o seni sürükleyip, şnorkel ile kaydıraktan kayar gibi hızla akarken, gördüğün muhteşem canlı çeşitliliği ile seni büyülüyerek kıyıya bırakıyor zaten. Açılmak falan söz konusu değil. Tüm Gili adalarının birbirine bakan yüzü daha az rüzgarlı, denizleri daha keyifli, arka kısmı anormal rüzgarlı; resmen bitki örtüsü değişiyor bu kısımda. O yüzden Gili'lerin arka kısmında pek konaklama seçeneği olmuyor ve tüm Gili'lerin şovlu gün batışı bu kısımda yer alıyor.

Tüm Gili'lerde yemek, su, aklınıza gelebilecek her şey tekneler ile getiriliyor. Dolayısı ile pahalılar. Adalarda tatlı su yok. Musluğu açtığınızda tuzlu su akıyor. Eğer musluklarından tatlı su akan bir otel istiyorsanız fiyatlar katlanıyor zaten. Bunun sebebi, su kuyularından zamanında umarsızca tatlı su pompalanmış olması. Gililer gibi sığ mercan adalarında çok narin bir tatlı su dengesi vardır ve eğer çok fazla su pompalarsanız, yeraltı su havzasının basıncını azaltır, dışarıdan içeriye tuzlu deniz suyu girmesine sebep olursunuz. Böylece bir daha geriye dönüşü olmayan şekilde tüm tatlı su kaynağı bir anda tükenir. Çok klasik bir permakültür örneği. Yapılabilinecek en iyi şey, bol bol yağmur suyu depolamak, bunun da tek bir örneğini görmedik. Ayrıca tüm Güneydoğu Asya'da olduğu gibi bu adada da günısı sistemi ile su ısıtmak yerine elektrikli şofben kullanılıyor, bu elektrik de tabii ki jenaratörler ile üretiliyor, yetmezmiş gibi manyakça klima kullanılıyor. Tüm tuvalet atıkları denize bırakılıyor, ama bir yandan da şnorkel ile mis gibi deniz canlılarına bakıyorsun gündüz suda. Dolayısıyla tuvalete her girdiğinde, mercan ölümlerine bokun ile katkıda bulunduğunu unutamıyorsun.

Gili Meno, beni..

6 günlük nefis deniz, kum, gün batışı olma hallerimizden sonra Padang Bai'ye dönüp 35.000 rupiye inanılmaz bir balık ve bira keyfinden sonra, Eylül başında Tayland'a geri uçtuk. Uçmadan Endonezya'nın bilmediğimiz çıkış parası terörüne cebimizdeki son kuruşlara kadar da verdik. Aman aklınızda bulunsun, Endonezya havaalanlarında (en azından Bali'de) epey şaşırtıcı bir çıkış vergisi var. Böylece 4 aylık Endonezya maceramız son buldu.. Gili adaları gibi bir deniz keyfi bir daha karşımıza çıkmadı bu süreçte.. Dilerim zaten bozulmakta olan bu adalar Koh Pi Pi olmadan, en azından şimdilerde olduğu gibi kalır..

14 Şubat 2013 Perşembe

Az Bilinen Ada Arayışları..


 Foto: Erol Ozlav


Eylül başında çok fantastik bir şekilde Erol'un Bali'ye yanımıza gelmesinden bir kaç hafta sonra, yanında çalıştığımız Chakra'nın evinden ayrıldık hep beraber.

Ubud'daki alem terasımızın tek resmi bu elimde:)

Ayrılmadan önce beraber kompost tuvaleti yapımı, kilden fırın ve hidrojen ile çalışan araçlar konusunda Emre ve Erol'un hünerli ellerinden bolca faydalandık, Ubud'un keyfini, değişik enerjisini, kendi mutfağımız olmasının avantajlarını olabildiğince sömürdük.


Foto: Erol Özlav. Ubud, Bali.

Ubud sonrası üçümüz yaklaşık üç ay boyunca beraber keyif köşeleri aradık, durduk. Üçümüzün de arayışları başka olsa da hepimiz rahat, ucuz, sakin, keyifli insanlarla tanışabileceğimiz yerler peşindeydik, ve bu arayış epey uzun sürdü. İki ülke, 16 deniz aracı, bir uçak, 13 ayrı oda, bilmem kaç ada, bir adet kiralık eve çok yerleştik. Her gittiğimiz yerin akşam aperatifinde inanılmaz gün batışları vardı.



Erol ikimizin de hem eski hem çok yakın arkadaşı olur, bugüne kadar beraber epey gezmişliğimiz var ülkemiz sınırlarında; Bali'de buluşmuş olmamız hala hem komik, hem heyecanlı, hem de havalı geliyor. Kendisinin yanımıza gelmiş olması ile hayatımıza yeniden elektronik aplikasyonlar, her şeyi çok bilen bir karakter olmasından ötürü şu an maalesef hiç hatırlamadığım bir sürü  fantastik bilgi, fizik, jazz ve çeşitli Esat bohemlikleri de geldi. Komik, eğlenceli, öğretici, bazen kendi bilmemişliklerim açısından sinir bozucu, bazen çok geliştirici oldu. Çok konuştuk, beraber çok düşündük, bazen kafamızdan birbirimizle, bazen karşılıklı tartıştık, eğlendik, gülme krizlerine girdik, beraber sessiz kaldık, birlikte daha önce bir çok tatil yapmış olsak da, hiç bu kadar uzun süreli, günün hemen hemen tüm anlarını beraber yaşamamıştık; arkadaş çok fazla iyi geldi ikimize de..


Direk özetlersem bilinmeyen adamızı falan bulamadık. Yok ulan öyle bir yer, varsa da ulaşımı pahalı, zengin villaları işgal etmiş, yok geç kalmışız, kafasını kaçırmışız, bir şeyler. Yemin ediyorum, yirmi birinci yüzyılda seyyah olmak, her yerin aynılaşma halleri üstüne ayrıca blog açılır, hiç de eğlenceli olmaz okuması. Üçümüz de Bob Marley seven insanlar olarak, gittiğimiz her yerde Bob Marley'in Legend albümünü günde en az bir kaç kez dinlemekten ciddi şekilde baydık. Diğer yandan müzik ve bir takım dünyanın genel tırtlıkları dışında Ankara'da dururken, asla göremeyeceğimiz keyifli canlı türleri ile doluydu çevremiz hep. Güzel yerler gördük gerçekten, suyun altına bakakaldığımız, rüya gibi kartpostal kareleri var bu sürecin içinde. Keyifli oldu hem gittiğimiz mekanlar, hem de üç kişi olmak.

Kırmızı ile işaretli olan rota, Erol ile yaptığımız motor keyfi, siyahlar diğer gittiğimiz yerler.


Neyse, yola önce Bali'den başladık. Endonezya vizemizi bir ay daha uzatma, Tay vizesine başvurma mesaisi ile Denpesar'a gitmeler, gelmeler, vize bekleme şekillerindeyken, (Endonezya'nın çok uzatmalı vize maceralarımızı ayrıca yazacağım), Bali'nin ruh hastası trafiği ile dar yollardan tüm kuzeybatı kısmını gezdik. Yol gerçekten çok keyifliydi motorla, hepimizi epey sarsmış olsa da. Motor kullanmamak, arkada hayallere dalarak gezmek falan da ayrı bir prenseslik oluyor.






Varmak istediğimiz ilk ada Menjangan adasıydı, Ubud'dan motorla Bedugul tapınağı, Cekik, adını hatırlamadığım bir çok keyif noktası, karanfil tarlaları, dar ve virajlı pirinç tarlaları arasından uzun bir yol sonunda Menjangan yakınlarına geldik. Tuz gölleri arasında motorla kaybolduk, hiç fotoğraf çekmemiş olduğuma üzüldüğüm bu tuz gölleri ve balıkçılar ile ilgili güzel görseller kaldı kafamda.


Bedugul Tapınağı
.


 Pemuteran çevresi oldukça kurak. Yakınında ünlü milli parklar olsa da, tuzdan, orman yangınlarından epey çoraklaşmış bir bölge. Bizim kurak zamanda gitmiş olmamızın da etkisi var bu yorumda, ama Ubud'dan sonra aşırı kurak görünüyor, toprak beton gibi. Yandaki resim motor ile geçtiğimiz dağlık yollardan.

Dalış için dünyada en iyi yerlerden biri olarak geçen  Menjangan adasına gitmek için anormal paralar istedikleri, ve çeşitli Endonezya yerlilerinin ısrar, kıyametinden çok baygınlık geldiği için bu adaya dalışa gitmedik. Kişi başı üç saat şnorkel turu için 600.000 rupi vermek yerine, şnorkel kiralayıp Pemuteran'daki mercan restorasyonu resifleri arasında rengarenk balıklar ile coştuk. Bir sürü harika tropikal balık, mavi deniz yıldızı, yılan balığı gibi türler içinde deniz canlısı gibi olduk suda iki gün. Sonunda hepimizin sırtı yatamayacağımız kadar kavruldu güneşte, ama gördüklerimize de deydi. Komik tuvaletli odamızın kapısı önünde dünyayı kurtardık, güney yarım küre yıldızlarını Erol'un aplikasyonları ile inceledik falan, zevkliydi çok.




Dönüş yolunda Medewi'de konakladık bir gece; sörfçü mekanı olan bu yerin denizi tüm Uzakdoğu sahilleri gibi acayip bir şekilde çekiliyor akşam üstleri. Hal böyle olunca, çöl gibi, dalgalı denizli, yengeç sanatından kum manzaralı ve güneşin kıyıdaki ıslak kumlara yansıması ile oluşan çeşitli görsel kopukluklarla uzun zaman geçirdik. Denize giremesek de, kıyıda  günü batırmak zevkliydi çok. Tabi bol kaslı, aynı tip saçlı, MTV kliplerinden pörtlemiş sörfçü tayfası ile de epey dalga geçip, eğlendik.




Gel-gitli sahillerin ev sahibi yengeç kardeşler, ve yengeç sanatını yakından inceleyenler:)






Ertesi gün Tanah Lot tapınağına gittik, güzelim pitonların kutu içinde turistlerle foto çektirmek için hapsedildiği gibi klasik görüntülerin yanı sıra, güzel tapınaktı Tanah Lot. Ne kadar turistik olursa olsun Bali tapınaklarında insanı büyüleyen bir şeyler her zaman var.


Tanah Lot tapınağı,  Bali.

Denpesar vize maceraları sonrası Ubud'a gittik, Chakra ile terasımızda keyif birası içip, sabah erkenden Lombok adasına gitmek üzere toparlandık. Önümüzdeki bir ay devamlı yer değiştirip, hayalimizdeki adayı aradık, durduk:)



Foto: eRoL oZlaV


1 Şubat 2013 Cuma

Öylesine Yol Kafaları

Rak Tamachat, Tayland, Aralık 2012.

Yine epey oldu yazmayalı; uzun zamandır bu bloga girdiğim yorumlara, yazılara bakınca yazmak gerçekten çok anlamsız gelmeye başladı. Hem bu yorumlamama isteklerinden, hem de yaklaşık üç aydır deliler gibi çalıştığımız çiftlik işlerinin karmaşaları yüzünden yazamadım, yazmadım.




Bangkok, Ocak 2012 

Bir kaç gün önce ilk durağımız Tayland'a geleli bir yılı geçti. Buradaki ilk durağımız Bangkok'un sıcağı, kalabalığı başımı döndürmüştü; pis falan diye yorumladığım bu şehir, Endonezya'dan sonra o kadar rahat, temiz ve karakterli geliyor ki şimdi.. Ne havasından, ne kaosundan etkilenmiyorum, güzel, normal geliyor. Artık gördüğüm her kelebekte, acayip kuşta, çiçekte çığlıklar atmıyorum. En normal şey sanki ağaçta acayip maymunlar görmek. Arada kafamı kaldırıp nerede olduğuma uyandığım zamanlar dışında gerçekliğimi yitirdiğim için, klasik söylenen karakterime geri döndüm. Çok şaşırdığımız sokak satıcılarına, buraların dengesine, her şeyine epey alıştık, o yüzden hayranlıkla baktığım Tay kültürünü eleştirmeye, beğenmemeye bile başladım artık. Artık Tay rahipleri huzur ve saygı uyandırmıyor içimde; rahip kostümleri giymiş, bir elinde telefon, ağzında sigara, elinde kemirdiği tavuk derisine kitlenip kalıyor gözüm. Hayata, turist olarak devamlı yer değiştirip, yorumlama yapamayacak kadar aklımı şaşırtmadığım zamanlarda, her yer aynı renk olabiliyor kolayca.


Patika, Mayıs 2011

Evimizi kapatıp, devamlı yer, mekan, topluluk değiştireli iki yıl olacak. Bu süreçte kaç tane oda, pansiyon, çadır, çiftlik konaklaması, kaç ulaşım aracı, tuvalet ve duş sistemi çeşidi gördük anlatamam. Motor en rahat ulaşım aracımız oldu ama arabada yüksek sesle müzik dinlemeyi çok özledik. Dönersek, motorla ormanlar arasında kaybolmayı özleyeceğiz.

Saçlar ve resimler falan hatırlatıyor uzun zamandır dolandığımızı. Adaptasyonlarımızı..


Pun Pun, Tayland, Şubat 2012 

Ankara'nın pis havası ve apartman dairesine sıkışık hayatımızda deneyimlememiz mümkün olmayan bir çok oluşumda bulunduk, muhteşem çiçeklerle, ormanlarla, acayip hayvanlarla, bir çok harika insan ile tanıştık. Her şeyi ile seçimlerimizden hiç pişman değilim, iyi ki denedik şansımızı. Geri dönüşü olmayacak kadar çok değiştik, değişiyoruz, nefis. 

Diğer yandan yol hayat gibi, öyle her şey harika, ya da her şey rezalet değil, hep inişli çıkışlı, bir an ömür boyu buralarda kalsak mı, çok mutluyuz derken, ertesi gün olan bir gelişme ile küçücük, sıkışmış, daralmış, kaybolmuş, yersiz ve kayıp hissettiğimiz oldu çok. Hele son zamanlarda acayip bir memleket özlemine kapılıyoruz sık sık.

Bayramiç, Ekomimari kursu, Haziran 2012

Bayramiç, Haziran 2011.

Yola çıktığımızda sanıyorduk ki, bu iki yıla yakın olan süre sonunda amaçladığımız hedeflerimiz doğrultusunda çok fazla  kendimizi geliştirme fırsatı bulacağız, ben çok havalı bir masaj terapisti, Emre de uygun teknolojiler, yenilenebilir tasarımlar üzerine epey uzmanlaşacak, ikimiz de kendi evimizi, hayatımızı tasarlayacak edinimler ile donanıp, üstüne de çok eğlenecektik. Özellikle Uzakdoğu'da hayat Türkiye'ye göre çok ucuz olduğundan misler gibi yuvarlanıp gidecektik.. Zaten kendimize yetmeyi öğreneceğimizden kendi dünyamız acayip değişecekti. Dünya'yı değiştirmeye hazırdık falan. Yok anacım, o kadar kolay değilmiş..

Yolculuğun esas çıkış noktası, Bill dede, PDC kursu, İstanbul 2010.

 Biz 30 yaşında hem kendimizi arıyoruz, hem bu yaşa kadar neden öğrenmediğimiz belli olmayan çok basit hayatta kalma teknikleri, kendi gıdanı üretme teknikleri, kendini zihinsel olarak iyileştirme teknikleri, yok şiddetsiz  iletişim, yok spiral dinamikleri, hediye ekonomisi gibi şeyler öğrenmeye çalışıyoruz, hem de yıllarca baydığımız sosyal baskıların bir anda gevşemesi sonucu üstümüzden atmaya çalıştıklarımızın fazlalığına şaşıyoruz; tropikal iklimde her şeyin renkliliği, büyüme hızı başımızı döndürüyor. Hem gezmek istiyoruz, hem çok fazla deneyim kazanmak istiyoruz, hem yerleşik hayat arıyoruz, hem para kazanmak hem kendi işimizin efendisi olmak istiyoruz falan, hepsi bir arada. Tüm bu edinimlerin güzellikleri dışında ağırlıkları da var. Bünyenin bir süre oturup, devamlı değişen mekan ve zihinsel durumları sindirmeye ihtiyacı var, belki de yok, ama bugünlerde varmış gibi hissediyoruz. Özellikle eş, dost, yemek özlemi bir fena basıyor bazen.


Mae Hong Son, Tayland, Şubat 2012

Uzun süre yolda olunca, aslında Ankara'dan, hayatlarımızdan, tüm bu ekolojik arayışlar dışında kendi kişiliklerimiz için tatminsizlik yaratan durumların mekanla falan alakası olmadığını binlerce kez deneyimledik. Benim zaten hep bir gidesim var. Bali'deyken Tayland'a, Tayland'da iken Hindistan'a ya da Türkiye'ye, Türkiye'ye dönünce kim bilir nerelere gitmek isteyeceğim.. Maymun zihin sorunları dışında bir çok başka neden de var bu tatminsizlikleri yaratan. Tayland'da, Bali'de, Türkiye'de, her yerde aynı çevre sorunları, aynı 'dünya otel olsun' yarışması, aynı pop müzik ve bayık durumlar gelip yapışıyor insanın yakasına. Tayland'a gelen gezgin kitlesinin konfor arayan daha zengince turistler olmasının da etkisi var bu yorumda. Global dünyada gördüklerin seni büyülese de, öyle kolay kolay kaybolamıyorsun turist koridorunda. Gördüğümüz yerler içinde 'ahanda burası, burada yaşamak istiyorum' dediğimiz bir yer olmadı henüz, bulsak ne güzel olur.

Bali, Temmuz 2012.


Rak Tamachat, Tayland, Aralık 2012.

Tüm bu ekolojik, yeşil, uygun tasarımlar konusunda içimiz dışımız topluluk ilişkileri oldu. Kendimize bir çok şey kattık elbet, hem gönüllü gözünden, hem arazi, çiftlik sahibi gözünden yaşanabilecek sorunları, neyin nasıl karıştığını izliyoruz hep. Bazen başka insanlarla aynı oyunu oynamaktan sıkılıyoruz, başkalarına para kazandırmaktan, her yerde günlük tuvalet, mutfak gibi ekolojik olmayı gerektirmeyen normal insan olmanın, sağduyu sahibi olmanın nedense bir türlü kolayca akamamasından ötürü, başkalarının arkasını temizlemekle geçiyor zamanımız, bu durumdan çok sıkılıp, inancımızı yitiriyoruz. Sonra yeniden içimiz umutlarla doğuyor, bir yeşerip, bir kurumakla geçiyor hayat vallahi. 

Gittiğimiz her yerde, herkes bize 'gelin buralarda yaşayın, evinizi yapın, para falan da vermeyin', dedi hep. Bunun tek sebebi, ikimizin yetenekli, şahane insanlar olması falan değil; esas sebebi güvenilir, işleri yarıda bırakmayan, kavga etmeden iletişim kurmaya çalışan, bulunduğumuz yerde işleri kolaylaştırmaya uğraşan insanlar olmamız. Aslında o kadar basit işler ki, neden yürümediğini anlayamıyoruz topluluk deneyimlerinin. Sonra kendi doğrularımızı herkese içten içe empoze etmenin de saçmalık olduğuna uyanıyoruz.


Bali, Bedugul tapınağı, Eylül 2012.

İlk permakültür tasarım sertifikası alıp, olaylara başka bir açıdan bakmaya başladığımızda gerçekten yapabileceklerimizin sonsuzluğu üzerine başımız dönmüştü. Dünya'ya saygı, insana saygı, eşit paylaşım etikleri ve bir çok uygulanabilinir tasarım tekniği, her şey çok kolaydı. Şimdi dönüp o zamanki inançlarımıza bakınca ne kadar dogmatik olduğumuzu görüyorum. Tüm sistemlerin bugüne kadar yürümemesinin sebebi her alanda birlikte yaşamayı, birlikte çalışmayı beceremeyen insan hallerinden kaynaklanıyor. Her yerde her şey hep başkasının suçu, dünyayı onlar kirletiyor, ülkeleri birbirine onlar katıyor, topluluk dinamiklerini o bozuyor gibi, sonu gelmez durumlar her yerde vaki. Karınca olma kursları falan almak istiyorum şu anda.  Hepimiz doğduğumuzdan beri, dünya tarihi boyunca hep bir şeyler ile mücadele ederek, bir şeyleri ya da kendimizi değiştirmeye çalışarak yaşıyoruz. Belki de değiştirilecek bir şey yok kafasına geliyorum yavaş yavaş. Elimizden geleni yapmalıyız elbette ki, ama çok mu zorluyoruz acaba kendimizi diye düşünmeye başladık. Yaklaşık iki yıldır kaç projede çalıştık bilmiyorum, ama birbirini tekrarlayan durumlar, haller, davranışlar, biraz aynı filmi izliyormuşuz gibi bir his yaratıyor artık; kendimize kattığımız tüm güzellikler dışında gerçekten yorulduk, hem zihinsel hem fiziksel olarak ne yolculuk etmek, ne başkasının arazisinde çalışmak gelmiyor içimizden çok.


Perak, Malezya, Nisan 2012.

Bugünlerde kendi çöplüğümüze, ülkeye geri dönme planları yapıyoruz. Temelli mi, bir süreliğine mi, söylemek güç. Dönünce ülkenin boku çıkmış dengesizliklerinden bayacağımızı, arkadaş, aile, şahane yemek özlemlerini giderince yeniden kaçmak isteyeceğimizi,  hindistan cevizi suyu içmeyi, tropikal kuşlarla uyanmayı, 'geckoooo' diye hep beraber geckolar ile bağırmayı, bir çok gezgin ile tanışıp, yaşam olasılıklarının fazlalığına şaşırmayı, 'özgürüz ulan!' hissini, acayip yıldızları, gün batışlarını ve buraların çevresel nimetlerini özleyeceğimizi çok iyi biliyorum.


Rak Tamachat, Aralık, 2012.


İki yılın sonunda nereye varmak istediğimiz hala belli değil, ne istemediğimiz kesinleşmeye devam ediyor. Olabildiğince basit, ama kendi yaşam alanımızı istiyoruz sanırım artık. Gezeceksek de biraz daha paralı gezmek istiyoruz.



Bu süreç en çok ilişkimize yaradı, ikimiz de birbirimize çok baktık, beraber büyüdük, dünya çevremizde hızla döndü durdu, iyi ki gezdik, iyi ki bir çok toplulukta bulunduk, güzel insanlardan ilham aldık, değişik uygulanabilinir teknikler öğrendik; kötü tasarımlar, yanlış iletişimler, kokan tuvaletler falan gibi çalışmayan şeyler de çok fazla şey öğretti tabi, iyi ki, iyi ki..  Her şeyden öte gerçekten Emre ile olan ilişkim için tarifsiz bir şükran, saygı, sevgi ve güç besliyorum. Bu yol en çok buna yaradı.


 Ama her iyinin kötüsü de var yani. Güzel anılarımız gibi, ters takla attığımız günlerin anısına da kaydet bunu dijitalden defterim.. Biraz güneşten kavrulmuş derimin, nasırlı ellerin, ayakların, zihnin, midenin, İngilizce kendini yeterince ifade edememekten sıkılmış dilimin dinlenmesi lazım gerekecek yakında.



Böyle işte şimdilik, 
Çiftlik işlerini toparlayınca, henüz yazmadığım eğlenceli tropikal ada maceralarımızda, Erol, maymunlar, gün batışları anılarında görüşmek üzere, esenlikle. :)


Laos, ocak, 2012.