26 Kasım 2012 Pazartesi

Permakültür Prensiplerinin İlişkilerinize Destek Olabileceği 10 Yöntem

Foto: Google images- power of community

Kim Millar | 18 Kasım 2012

*Permaculture: inspiration for sustainable living dergisinde yayımlanan 10 Ways Permaculture Principles Can Help Your Relationships yazısından çevrilmiştir. Çeviri için Deniz Üçok Arman'a teşekkürler..

İlişkilerinizi malçlıyor musunuz? Kim Millar Permakültür prensiplerinin bahçede olduğu kadar evde de işlediğini anlatıyor.

Çoğumuz ilişkilerimizi bilinçli olarak tasarlamıyor ve doğru yönde gideceğini umarak tökezleye tökezleye ilerliyoruz. Birşeylerin yanlış gitmeye başladığını ancak kendimizi işlerin sarpa sarmasını önlemeye çabalarken yakalayınca farkediyoruz.

Yaratıcı ve üretken bir bahçeyi tasarlamaya verdiğimiz ilgi ve düşünceyi, bir de ilişkilerimizi inşaa etmeye verdiğimizi hayal edin. Hasadımızı artırsak nasıl olur?

Geçenlerde permakültürün ilişkilerle olan alakasını öğrenirken farkettiğim benzerliği aşağıda görebilirsiniz:

1. Malçlama
Her ilişki büyüyen bir organizmadır; doğru ortamı yaratırsanız gelişir. Malçalama aynı anda besin, korunma ve az eforla daha etki elde edilmesini sağlar. O halde bir ilişkiyi nasıl malçlarsınız? İlgi gösterip gözlem yaparak, dinlemeyi öğrenerek, daha açık iletişim kurarak, özen ve şefkatle bazı şaşırtıcı değişimleri hızlıca elde edebilirsiniz.

2. En büyük üretkenlik ‘kenar’dadır
İlişkilerin de gelişen – ve ölen – kenarları vardır. İlişki tam bir sonraki safhaya geçmek üzereyken çok üretken bir hal alır. Bu bazen tartışmalar, anlaşmazlıklar ve yanlış anlamalar olarak ortaya çıkar. Bazen de daha derinden bir bağlılık, daha çok sevgi, saygı ve güven olur.

Her iki koşulda da duygusal ‘üretkenlik’te bir artma yaşanır. Bu duygulara ilgi gösterin; hangi değişimlerin gerçekleşmekte olduğuna dikkat ederek bu üretkenliği daha kuvvetli ve dayanıklı bir sonraki adımı geliştirmek üzere bilgelikle kullanabiliriz.

3. Yarıştan ziyade işbirliği için tasarlayın
‘Kardeş’ dikimlerinizde herkesin ihtiyaçlarının dikkate aldığına özen gösterin! Bizler de sağlık durumumuzu, tıpkı bir bitki gibi, verimliliğimizle sergileriz. Bazılarımızın kazanmak için yarıştığını, bazılarımızın da önceleri kaybeder gibi olup sonra kazanmak üzere yarıştığını anlamak çok önemlidir. Her iki tür yarış da topraktaki besinden kullanır. Sağlıklı bir ilişki tasarımı herkesin gelişip kendini faydalı hissettiği şekilde olmalıdır.

4. En büyük etkiyi yaratmak üzere en az eforu harca
Bu en basit olarak “gerçek olun” diye tercüme edilebilir. Küçük ve otantik jestler en etkilileridir. Kalbin dili en doğrudan etkileyen, en derine işleyen ve uzun süre etki eden iletişim biçimidir.

5. ‘Semere’ ancak tasarımcının hayal gücüyle sınırlıdır
Her ilişki bir ‘Vizyon’u hak eder; sizin ilişkinizin bir vizyonu var mı? Nelerin mümkün olduğunu düşünüyorsunuz? Ne tür semereler (yakınlık, işbirliği, kahkaha, güven, bağışlama) hayal ediyorsunuz? Eğer verim düşük görünüyorsa ilişkinizi gözden geçirip, hayal gücünüzü açıp, yaratıcılığınızı harekete geçirme zamanı gelmiş olabilir.

6. ‘Uygun teknoloji’ kolayca uygulanabilir olandır
Eğer ilişkileriniz çok çaba gerektiriyor ve kendinizi akıntının tersine kürek çekiyor gibi hissediyorsanız, bu işlerin doğal akışında gitmediğinin göstergesidir. Durun. Kendinize nefes alacak alan tanıyın ve aslında yapılması gerekenin ne olduğuna dair düşünmeye fırsat tanıyın. Gönülden ve gerçekten neleri kolayca vermeye eğilimli olduğunuzu gözden geçirin.

7. Küçük başlayıp iyi idare edilen alanlardan ilerleyerek çalışın
Nelerin iyi işlediğini değerlendirip, onların üzerine inşaa etmek yardımcı olur. Büyük değişimleri zorlamak veya zorlayıcı konuldan başlamak korkutucu ve bunaltıcı olabilir. İşleri, idare edilebilir parçalara bölerek gruplamak, stresi azaltmaya ve daha iyi odaklanmaya yardımcı olur.

8. Sorunları çözüme dönüştürün
Yabaniler ve zararlılar ilişkilere de bulaşır! Geçmişten taşıdığımız inançlar, düşünceler ve deneyimler ilişkiyi ele geçirip hayal kırıklığı ve bunalım yaratabilir. İlişkilerdeki acının %10’u güncel, %90’ı ise çocukluğumuzdan kalma acıların tekerrürüdür. İlişki yeşerdiğinde, acının ardında saklanan daha ileri düzeyde bir etkileşim ve arkadaşlığın varlığı ortaya çıkar.

9. Hatalar gelişim için fırsattır
Bu prensibi benimsemek için zihnimizi hataları farklı görmeye alıştırmalıyız; cezalandırılmayı gerektiren bir durum değil, düzeltilmesi gereken bir davranış olarak. İlk başta hatalar ve yanlış anlaşmalar üzerine açıklıkla konuşmak korkutucu olabilir; bizi zayıf ve savunmasız hissettirir.

Bir ilişkideki en etkili ve güvenli araç empatidir; olaylardaki elektriği azaltıp anlayış için alan yaratır. Bağışlamak demek alttan almaya ve başkalarına yol vermeye gönüllü olmak demektir. Eğer ‘semere’ kelimesini verimli ürün olarak ele alırsak, verimi arttırmanın yolunun bağışlama duygusundan geçtiği görülür.

10. Herşey bahçevandır
Anlamlı bir hayat yaşamak için her şeye anlam vermek önemlidir. Hayatımızda gerçekleşen her şey, her olay, her etkileşim bizlerin birey olarak gelişmesine ve evrimine destek olur. Hepimiz potansiyelimizi gerçekleştirmek üzere bir yolculuktayız; eğer gören gözlerimiz olursa, karşımıza çıkan olay ve dersler bizleri daha üretken kılmak içindir.

Tıpkı dünya gibi, ilişkiler de değerli ve zengin kaynaklardır. Onları gelişim ve büyüme için fırsat olarak görürsek, tüm duygu ve deneyimler, sağlık ve dayanıklılık adına işlenip kompostlanacak organik maddeyi oluşturur.


Dönüştürücü [transformational] iletişim ve kişisel gelişim konularına yoğun olarak odaklanan Kim diyor ki; “İnsanlar ilişki ve etkileşim için yaratılmıştır. Mutsuzluğumuzun büyük kısmının bu temas noksanlığından kaynaklandığına inanıyorum. Eğer iletişim kurmak için etkin araçlarımız yok ve bu sorunu çözme çabasında değilsek, yanlış anlaşmalar derinleşir ve bu da kırgınlıkların giderilmesine mani olur. Bazen bu trendi tersine çevirmek ve yeni beceriler öğrenmek cesaret ister – ve bunu yapmanın ödülleri sonsuzdur.”

Büyük Britanya, Hampshire’da yaşayan Kim, yenilikçi duygusal zeka becerileri konusunda İlişki Gelişimi dersleri vermektedir.



22 Kasım 2012 Perşembe

Küçük kaçamaklar: Lembongan


Mercanlı sahiller

Ağustos ortasında kendime bir kaç günlük yalnız keyif tatili hediye ettim. :) Emre ile iyi vakit geçiren, birlikteyken istersek yalnız kalabilen bir çift olsak da, gerçekten sadece kendin ile vakit geçirmek insanı çok besliyor. Türkiye'de zaman zaman ayrı kalırız, tüm Güneydoğu Asya boyunca hiç ayrılmamıştık. Kendi başına kalmanın nasıl bir şey olduğunu arada hatırlatmak lazım bünyeye. Ayrıca tek başına seyahat edince kesinlikle daha çok insan ile tanışıyorsunuz.

Nereye gideceğimi seçmek epey vakit aldı, gönlümden Flores, Komodo ejderhaları, Sulawesi gibi fantastik yerler geçiyordu, hala geçiyor. Fakat buralara gitmek Bali'den kalkıp Tayland'a gitmekten daha pahalıya geliyor; tek gidiş kişi başı 300 TL'den başlıyor çok garip. Bali'de az popüler bir yer bulmak, başlı başına bir mesai konusu.

Seçimimi Lembongan adasından yana kullandım. Sanur'dan yavaş bot ile, dalgalar arasında uça uça adaya vardım. Nispeten daha sakin bir ada. Her şeyden önce büyük çantam Ubud'da dururken, minik bir çanta ile yol yapmak nefis bir lükstü. Çanta taşıma derdi olmayınca, kendime keyifli ve ucuz bir yer bulmam daha kolay oldu. Tekneden iner inmez, adanın iç taraflarına yürüdüm. Yeni açılmış bir mekanda, temiz ve güzel bir oda buldum kendime; 100.000 rupi (20 TL, hiç hatırlamıyorum adını, ama yolu düşene tarif edebilirim :) Deniz kenarında olan odalar 250.000 rupi'den başlıyor. Kayaların üstünden deniz manzaralı tepe ise lüks oteller tarafından ele geçirilmiş. Neyse, odamda baş ucu lambası bile vardı, nedense çok büyük lüks bu diyarlarda tepeden beyaz florasan ışıkla aydınlatılmamış halde kitap keyfi yapmak.. Ve ben bu lükse sahiptim Lembongan'da. :)

İlk gün, sahilden, ormanlık patikalardan koy koy yürüyerek Mushroom ve Sunset Beach'e yürüdüm.   Yerel yamyamlar bu mekanlara yürümenin imkansız olduğunu, sadece motor ya da taksi ile gidileceğini söylese de aldırmadım. Gayet kolay ve yarım saatlik bir yürüyüş ile varılıyor buralara. Çok güzel bir gün batırdım.


Günün yemeği, muz yaprağına sarılmış balık.

Ertesi sabah kendime şnorkel turu ayarlamıştım 200.000 rupiye. Balıkçı teknesinde 7 kişiydik. Tur sahibinin hepimize ayrı fiyat vermiş olması gerçeğini öğrenince, epey uyuzlandık. Hayatımda yaptığım en trip yolculuklardan biriydi. Sörfçülerin favori yeri olan Bali denizi gerçekten zaman zaman çok korkutucu olabiliyor. Tekne ile giderken hepimiz öleceğimizi zannettik. Ayrıca bizim teknenin Bali'nin tipik balıkçı tekneleri gibi dalga kıranı da yoktu.



Ufuk çizgisi görünmüyordu dalgalardan.  Epey sarsıcı, sırıksıklam bir halde ilk dalış yapılacak Penida adasındaki Manta koyuna geldiğimizde, dalgalar yüzünden hiç birimizin içinden suya falan girmek gelmedi. Neyse hepimiz bir cesaret attık kendimizi suya ve girer girmez, dalga, fırtına vs her şeyi unutturan bir canlı ile karşılaştık. Valla suyun içinde çığlıklar attım sevinçten, hayatımda asla unutamayacağım devasal bir Manta yanımdaydı. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Deniz_şeytanı)

Çok uzaylı bir arkadaş olan bu karekter, dünyada gördüğüm en estetik canlı olabilir. Dev kanatları ile yaklaşık 7m olabilen bu tür ile tanışmak büyük keyifti. Çok şanslıydık, her açıdan gördük kendisini. Çok yavaş hareketler ediyor olsa da, suyun yüzeyine gelip, geri dalması çok kısa zaman alıyor. Bu sırada Manta'nın varlığını Lembongan adasındaki tüm rehbeler birbirine iletti sanırım, 10 dk içinde her yer tekne ve turist oldu. Biz de sıramızı diğer turistlere savdık. Zararsız olan bu muhteşem deniz canlısı planktonlar ile besleniyor. Deniz kirliliği dışında, kuyruğundan çorba yapma hastalığına kapılmış insanlar yüzünden, soyları tehlikede olan türler arasında. (Aynı köpek balıklarının yüzgeçlerini kesip, gerisinin felç şekilde denize geri atılması gibi korkunç bir şekilde, avlanıyorlar.)



Hep dalgalı olan Bali koylarında,  birden çok sığlık seviyesi sebebi ile, böyle görüntüler oluşuyor. 

Sonra yine dalgalar ile uça uça Crytsal Bay'e gittik Penida adasında. Burası bir cennet, mercanlar inanılmaz, denizin sakin olduğu bir gününü görmek isterdim. Crystal Bay, vadi gibi, nefis bir yer. (Dalgalar yüzünden fotoğraf makinesi, saklandığı yerden çıkamadı.) Ama tüm ağaçlar kesilip, yerine palmiye ağaçları dikilmiş. Ertesi gün iki dalgıçın ölmesi sonucunda, biz Endonezya'da iken, süresiz bir şekilde dalışa kapanmıştı bu koy.

Ve fırtına yüzünden son durağımız Mangrove koyu oldu, orası sakin ve dümdüzdü. Suyun üstünden mercan ormanları ve rengarek bin bir tür görünüyor zaten. Suya dalınca, zaten hiç çıkılmıyor. Özellikle kahverengi, beyazlar arasında parlayan masmavi mercan türünden gözlerimi alamadım. Keşke gördüğümüz balık türlerinin adlarını paylaşabilsem ama bilmiyorum. Ama çeşit çok inanılmaz. Ben böyle keyiften dalmış giderken bir kafamı kaldırdım bizim tekne uzakta kalmış. Yüzüyorum, yüzüyorum gidemiyorum. Anormal bir akıntı, sanki biri beni sudan çıkarmış hava da tutuyor, kulaçlar boşluğa gidiyor. Epey korktum gerçekten ama sonra beni almaya geldi tekne tabi ki. :) Karaya çıktığımızda epey yorulmuştum. Adada geri kalan zamanımı keyif köşelerinde yeni insanlar ile sohbetler ederek, kitap okuyarak geçirdim.

Lembongan ve Nusa Penida adalarında ekili hiç bir yer yok. Tüm sebze ve meyva ihtiyacı tekneler ile dışrıdan getiriliyor. Dolayısı ile ada epey pahalı. Gece 10'dan sonra etraf epey sakin ve nefis yıldızlar var. Yerel halk turizm ve balıkçılık ile geçiniyor, kendileri de dışarıdan gıdaya muhtaç. Her yerde benzeri sorunlar ve enerji kayıpları ile karşılaşmaya devam ediyoruz.






Biraz maceralı olan Lembongan kaçışım bana iyi geldi, döndüğüm de Emre'yi ve yanında çalıştığımız Chakra'nın oğlu Vishnu'yu çok özlemiştim..



9 Kasım 2012 Cuma

Pirinç tarlalarının turiste görünmeyen yüzü...



Bali, özellikle de Ubud, muhteşem görünen pirinç tarlaları ile ünlü. Bali'nin kültür merkezi olmasının yanı sıra pirinç tarlaları da, denizi olmayan Ubud'un turizm kaynağı olmuş. Bisikletle pirinç tarlası gezilerinden tutun, her kafe ve konaklama yerinin 'pirinç tarlasına bakıyor ama', gibi bir yakalaması var. Görsel olarak muhteşem olsalar da, aslında altında çok fazla sorun var. 




Tüm anlatacaklarım çok eskiye gitmiyor, her yerdeki gibi yeşil devrim denilen manyaklık ile,  yani son kırk yılda oluyor. Ama önce geleneksel subak sisteminden bahsetmek lazım.


Subak, Bali'nin pirinç sulama sistemine verilen geleneksel isim. Balililer için sulama, sadece bitkilere su vermek anlamına gelmiyor; su sayesinde karmaşık ve dengeli, ritmi ve enerjisi olan sağlıklı ve istikrarlı bir yapay ekosistem oluşturuluyor. Pirinç tarlaları su tapınaklarının etrafında yer alıyor ve su idaresini de rahipler yapıyor. Yani su kutsal. 


Subak bu sene UNESCO Dünya Mirası listesine de girmiş ve sadece etkili bir zirai yöntem olmakla kalmıyor; aslında Bali kültürünün belkemiği. Güçlü bir kültür ve çok estetik bir sanat anlayışını Bali toplumuna kazandırmış. Pirinç, sosyal hayat, ibadet, müzik, resim, herşey iç içe geçmiş ve hepsi çok göz alıcı.


Yeşil devrim ile beraber toprağın değişimini kendi gözleri ile gören Chakra'dan bu konu ile ilgili çok fazla şey dinledik. Pirinç tarlalarında eskiden kuşlar, sürüngenler ve memelilerin yaşadığını, bu hayvanların çiftçilere ekstra gelir getirmenin yanında dengeli bir sulak alan ekolojisi yarattığını söylüyor. Fakat hibrid tohumlar ve tarım ilaçlarının sisteme girmesiyle bunların yok olduğunu biz bile görebiliyorduk. (Rakamlardan çok emin değilim ama geçtiğimiz 50 yıl içinde Endonezya'daki pirinç çeşitliliği yüzlerle anılırken şu anda iki elin parmaklarını geçmiyor.) Köylü kimyasallar ile sonradan tanıştığı için, kendini korumayı da bilmiyor. İlaçlarken herhangi bir kıyafet, maske takmadığı için, son yıllarda akciğer başta olmak üzere, bir çok hastalık ortaya çıkmış.


Pirinç ekiminde sadece bir günlüğüne bulunmuşsak da, ne kadar zor bir iş olduğunu, ne kadar emek istediğini anlatamam. 




Tüm sulama kanallarında da bolca bulunan bu kimyasallar, yerel halkın yıkandığı suya bile karışıyor. Tüm şehri besliyor, derelere de karışıyor. Bir turist olarak size de bulaşıyor tabi ki, su herkesin tükettiği bir şey. 


Şunu da eklemek lazım, düşen pirinç fiyatları yüzünden, bir çiftçinin pirinçten kazandığı para günlük ortalamaya vurunca şaka gibi kalıyor. Gıda ihtiyacını dışarıdan karşılamak zorunda kalıyorlar; pirinç çiftçisi olarak gidip marketten pirinç satın aldığınızı bir düşünün.. Dinlerinin buyurduğu bin bir adak ve kurbanlık hayvan için de zaten çok fazla para gerekiyor. Kısaca zaten oldukça karsız bir işe dönüşen pirinç çiftçiliği, artık insanların gözünde zulme dönüşmüş.


Çiftçiler yoksulluklarına bir çözüm olarak tarlalarının bir kısmına villa yapıp, kiraya vermeye başlamış. Ya da otellere satıyorlar. Turistlere aylık yaklaşık 250 - 1000 dolar arası kiralanan evler ile dolu bu tarlalar. Böyle olunca, pirinçsiz arazinin görsel güzelliği kalmaz diye, pirinçler hasat edilmiyor bile. Çim gibi yani, süsler. Hem bir dolu kimyasala para gidiyor, hem ürün hasat edilmiyor, o kadar maddi ve manevi enerji de boşa gidiyor. Bali'de her sene yaklaşık 1000 hektar tarım arazisinin turizm amacıyla dönüştürüldüğü tahmin ediliyor. 


Böyle olunca satacak tarlası olmayan veya kalmayan köylüler de (tarlasını satıp, parayı yiyip, sonra eski tarlasında çiftçi olarak çalışmak zorunda kalan insan manzaraları dünyanın her yerinde galiba) taksicilik yapıyor, inşaatta çalışıyor ve tüm kazandığı ancak ölülerini huzura göndermeye veya şeytan kaçırmaya yetiyor. Kendi mesleği dışında hemen hemen her işi yapıyor köylü. Yani bu güzel pirinç tarlaları, göründükleri kadar güzel değiller aslında. Ülkesindeki dertlerden, pahalı yaşam koşullarından kaçıp gelen gezginler de bu villalarda kalmak istemekle neye sebep olduğunu bilmiyor.


Her pirinç tarlasının satılık olmasından, ya da pirinç tarlası manzaralı diye pazarlanan restoranları, kafe ve villaları protesto eden bir Bali köylüsünün arazisi.

Bir Alternatif olarak SRI


System of Rice Intensification ya da SRI (Pirinç Yoğunlaştırma Sistemi diyebiliriz belki), 80'li yıllarda Madagascar'da yaşayan bir rahip tarafından bulunmuş. Son on yıldır Çin'den Hindistan'a, Endonezya'dan Filipinler'e kadar on binlerce çiftçi bu sistemi kullanmaya başlamış. Geleneksel yöntemlerle çelişkili olarak, daha geniş aralıklarla daha gençken ekilmiş daha az sayıda bitkinin, daha az su kullanarak büyütülmesi olarak özetlenebilir. ('Daha'ları, Asyalı çiftçilerin yüzyıllardır kullandığı tekniklere kıyasla kullandım.) Hiç bir kimyasal tarım ürünü kullanılmaması da yanında. 





Tabi ki bu konuda da çeşitli görüşler var. Madagaskar dışında çok etkili olmadığı düşünülen bir sistem olmasının yanında, Endonezya ve diğer ülkelerde hektar başına alınan miktarın %50'den %100'lere varan oranda arttığını gözlemleyenler de var. Chakra 2005 yılından beri kendi tarlasında SRI tekniğini kullanıyor. 

Çok uzatmadan bu yöntemin detaylarını yazayım:

*-- Önce doğru tohumları seçmek, daha doğrusu ayıklamak çok çok önemli. Chakra'nın bu işi için şöyle bir yöntemi var: İnce uzun bir kavanozu suyla doldurup, içine taze bir ördek yumurtası atıyoruz (dibe çöker). Sonra suya tuz eklemeye başlıyoruz; yumurta yüzmeye başlayana kadar eklemeye devam. Yumurta yüzdüğü zaman suyun istediğimiz yoğunluğa geldiğini biliyoruz ve yumurtayı çıkarıp suya pirinç atıyoruz. Dibe çöken taneler içi dolu olan, ağır, güçlü tohumlar. Yüzeyde kalanları çıkarabilirsiniz, onlar işe yaramayacak. (Aslında düşününce bu tekniği diğer tahıllar için de kullanabiliriz gibi geliyor bana, yüzecek ve batacak tohumları dengelemek için uygun su yoğunluğu bilinirse iyi olur tabi. Yine de ördek yumurtası denenebilir.) İyi bir tohum seçerek, zararlılar ve yabani otlarla kendi başına daha iyi mücadele edebilen, kök sistemleri daha güçlü ve derine ulaşan bitkileri kullanırız.  

*-- Filizler çok gençken (ekimden 8-12, en fazla 15 gün sonra) tarlaya taşınır. (3-4 haftadan önce ekime başlamayan geleneksel yöntemin aksine) 

*-- Filizler su bastırılmadan büyümeli, çok sık ekilmemeli ve yeterli miktarda organik maddeyle beslenmeli (sonuncusu için balık havuzundaki su çok iyi oluyor). İstenirse doğrudan tarlaya da ekim yapılabilir, ama pek tercih edilmiyor. 

Bilmeyenler için yazıyorum, bizim için de ilginçti bunu öğrenmek; pirinç doğrudan tarlaya ekilmiyor, önce tepsilerde büyütülüp ondan sonra tutam tutam esas yerlerine aktarılıyor. Biraz büyüdükten sonra iyice su bastırılıyor, böylece tarlada yabani otların çıkması büyük ölçüde engelleniyor. 

*-- Yeni yerlerine aktarılan filizler narindir, bu işin hızlı ve zarar vermeden, kökleri zedelemeden halledilmesi gerekir. 

*-- Filizler, 3-5 bitki birlikte olacak şekilde değil tek tek, yaklaşık 25x25 cm'lik aralıklarla ekilmelidir. Böylece köklere ve yapraklara daha fazla alan sağlanır. 

*-- Tarla sürekli olarak su bastırılmamalıdır. Toprakta oksijene ihtiyacı olan organizmalar bu koşul altında yaşayamazlar. Ya günülk olarak azar azar verilmeli, ya da doldur-boşalt yöntemi kullanılmalı. Kısaca toprak sürekli suya doygun olmamalı.

*-- Yabani otların mekanik bir aletle temizlenmesi daha iyi olur. Böylece otlardan kurtulurken toprak hava alır ve elle temizlemek veya ot kırıcı ilaçlar kullanmaktan daha iyi sonuç verir. Geleneksel yönteme kıyasla biraz daha fazla ot yolmak gerekiyor. 

*-- Kimyasal ilaçlar SRI uygulamalarında kullanılsa da, en iyi sonuç organik gübrelemeyle alınıyor. Toprağa mümkün olduğu kadar organik madde eklemek gerekir. Bu sadece bitkiyi değil, toprağı besler, böyle bitkiyi de toprak besler. 

SRI'ın öğrenme aşamasında daha fazla emek gerektirdiği, fakat uzun vadede tasarruf sağladığı söyleniyor. Bilinen bir yan etkisi ise, çiftçilerin aerobik toprak koşullarına geçtikten sonra, kök yiyici nematod gruplarının ortaya çıktığı, ya da sayılarının arttığı tespit edilmiş. Güçlü kökleri yüzünden çiftçilere de hasat zamanı zorluk çıkarabiliyormuş (ya da 'kök söktürüyormuş'). 


SRI sayesinde hem kullanılan sudan, hem de kimyasal ilaçlar için gerekli maddi kaynaklardan tasarruf edilmiş oluyor. Aynı zamanda geleneksel sisteme kıyasla daha yüksek verim alınıyor. Düya'nın her yerinde kabul görecek tutarlı bir araştırma olmasa da, bazı örneklerde bunun olabilirliği kanıtlanmış. Umarız daha çok insan bundan faydalansın.





31 Ekim 2012 Çarşamba

THK; 'Atık' Su Arıtma Sistemi

Bizi THK’ya çeken şeylerden biri, belki de en önemlisi, Philip ve Audrey’den aldığımız bilgi sayesinde Chakra’nın geliştirdiğini bildiğimiz atık su arıtma sistemiydi.

Gri ve/veya siyah suyun biyolojik aracılar (bitkiler ve mikroorganizmalar) sayesinde arıtılabildiği bilinen bir yöntem. Önce (en az) iki bölmeli bir septik tankta dinlendirilen su (siyah veya siyahla karışık gri), özellikle bol su seven bitkilerin ekildiği, tasarıma göre hızlı veya yavaş akım sağlayacak çakıl dolu bir yatağa yönlendirilir. Burada bitkiler, ve çakılların yüzeyinde yaşamaya başlayan mikroorganizmaların işbirliği sayesinde suya oksijen kazandırılır ve  kirlilik dediğimiz şey bu canlılara besin olur. Buradan çıkan su da, arazide sulama amaçlı kullanılabilir. Bu veya benzer bir sistemle arıtılan atık suyun, ne olur ne olmaz diyerek (hala patojenler içermesi ihtimaline karşı) sadece ağaçları sulamada kullanılması öneriliyor. Ya da isterseniz havuza yönlendirip balıklarınızı da bu suyla besleyebilirsiniz.

Dünya’nın birçok yerinde bu sistemin çeşitli varyasyonları kullanılıyor. Ev ölçeğindeki küçük tasarımların yanı sıra, belediyeler de büyük ölçekli arıtma işini yavaş yavaş ele almaya başlıyorlar. Özellikle Avustralya, alıp başını yürümüş durumda. Anladığım kadarıyla Antalya belediyesi de bununla ilgileniyor.


Koh Phi Phi, ‘Poo Garden’; maalesef ya ilgisizlikten, ya da adanın turist çılgınlığının ulaştığı boyutlar yüzünden pek başarılı görünmüyordu. Çevredeki koku sürekli böyleyse o zaman durum vahim.  Ama yine de manzara ve fikir güzel.

Chakra’nın kendi evi için yaptığı tasarım da yukarıdaki yöntemi temel alıyor, fakat üzerine kendi fikirlerini de yerleştirmiş.  Sadece siyah suyu değil, gri suyu da, yani evin tüm atık suyunu buraya yönlendiriyor. Kendi ağzından (İngilizce) dinlemek isterseniz, aşağıdaki kısa filmi izleyebilirsiniz.


Bu sistemi 3 ana bölüme ayırabiliriz sanırım; septik tank, yüzey-altı çakıl yatağı ve havuzlar.
Septik, kesinlikle su sızdırmayacak iki bölmeli bir hazne olmalı. Önce katıların çökeldiği, daha büyük olması gereken ilk bölme, sonra bu suyun dinlendiği ikinci, daha küçük bölme. (Sırasıyla 2/3 ve 1/3 olarak oranlanabilir.) İki haznenin toplam boyunu hesaplarken düşünülecek genel kural da şu: 2 kişilik bir ev için 3,5 m x 1,5 m x 1 m (derinlik). Aslında kişibaşı günlük harcama biliniyorsa, bunu 2,5 ile çarparak gerekli ihtiyacı net olarak bulabilirsiniz, çünkü suyun ortalama 2,5 gün bu haznelerde dinlenmesi öngörülüyor. Bu iş için genelde beton kullanılmakta, ama hazır tank da satın alabilirsiniz. Beton kullanılacaksa, özellikle de deprem bölgesindeyseniz, çatlak oluşma ihtimalini yok etmek için güvence olarak betonun içine kümes teli sermekte fayda var (ferrocement).  



Eric’in projesindeki septik tank ve kontrol kapakları. Arkada da yağmur suyu için kullanılan depoları görebilirsiniz.

(Kendi atığıyla başa çıkabilen bu tip septik tank sistemlerini satan ve kurulumunu yapan şirketler olduğunu eklemek lazım, doğrudan satın da alınabilir. )

Burada işi ilginçleştiren eleman, kompost solucanları. Chakra’nın tabiriyle, ‘Solucanlar nemli, karanlık ve yemek bulabilecekleri serin bir yer isterler. Bunun için de septikten daha iyi bir yer düşünemiyorum’. Kompost solucanlarının patojen öldürmekte de çok başarılı olduğunu ekliyor.

Böylece septiğin ilk haznesine bir ekleme yapıyor.

Tanka giren atık suyun döküldüğü girişin altından, boylu boyunca uzanan bir ızgara yerleştiriyor. (Yaklaşık 20-30 cm boşlukları olan geniş bir ızgara.) Bunu bambudan yapmış. (Paslanmayacak veya çürümeyecek bir malzeme olması yeterli.) Çürümez, kırılmaz mı diye sorunca aldığım cevaba epey şaşırdım. Bambu, suyun altında çürümezmiş. (Hatta betonun içinde de yıllarca çürümeden kaldığı onaylanmıştır.) Bunu da şöyle sağlıyor: bu tepsi, giriş su seviyesinin altında, ama çıkış su seviyesiyle neredeyse aynı hizada, yani haznedeki su, bu tepsinin sürekli azıcık üzerinde. Böylece bambu sürekli suyun altında muhafaza ediliyor. Sonra bu tepsinin üzerine çok da kalın olması gerekmeyen bir kat saman yayıyor. Burada solucanlar yaşayacak. Hazeneye giren siyah sudaki katı maddeler bu samanın üzerinde kalıyor ve su da aşağıya süzülüyor, bu sayede solucanlar için gereken besin ve rutubet sağlanıyor. (Başlangıçta biraz mutfak artığıyla desteklemek iyi olabilir.) Ve tabi aynı zamanda bu katı ‘atığı’ solucana dönüştürmüş oluyor.

Solucanlar gayet mutlular, aşağıdaki fotoğraf da bunun kanıtı. Bunların kompost solucanı olması önemli, ama çeşidi size ve çevrenizdeki kaynaklara kalmış. ‘Satın almanız da gerekmez, herhangi bir şehir çöplüğüne gidip elinizi biraz daldırdığınızda genelde bir avuç dolusu çıkarabilirsiniz’ diyor. Herhangi bir solucan çiftliğine başlarken en az 250 gr. solucan gerekirmiş. Şu anda bol bol solucanı var ve isteyenlere kiloyla satıyor. Bazen, ‘insanlara bokumuzu satıyoruz’ diye kıs kıs gülüyordu.

Solucanların maaşallahı var. Mutfaktan gelen soya filizleri ve diğer artıklar da onlara afiyet.


İki hazne de dolduktan sonra, üzerine yenisi eklendikçe taşan sıvı, yüzey-altı su yatağına gidiyor. İki haznenin arasındaki ‘T’ bağlantısına ve isterseniz ikinci haznenin de çıkışına filtre takmakta fayda var, böylece yüzey-altı yatağa katı madde girmediğine emin olunur. (Yukarıdaki şemaya bakınız.)

Dikkatimizi en çok çeken şey, neredeyse hiç kötü koku duymamamızdı. Solucanlar işlerini çok güzel yapıyorlar. Chakra’nın en çok övündüğü şeylerden biri de buydu; ziyarete gelen herkese gösterip, ‘bakın koku da yok’ diyordu. Ama filtreyi kontrol etmek unutulduğu zaman, ara ara yaşanan küçük taşmalarda koku artıyor doğal olarak. Özellikle de çamaşır makinası çalıştığında!

Önemli noktalardan biri de şu; sistemi kurup kullanmaya başladıktan ancak bir süre sonra solucanları ekleyebiliyoruz. Beton septik tankını inşa ettikten hemen sonra solucanları  içine koyarsanız yaşamazlar. (Hem betonun yaydığı toksinler, hem de uygun koşulların henüz oluşmamasından.) Solucanların içinde yaşayacağı karbon (saman) katman çürümeye başladıktan sonra solucanlar eklenebilir.  

İkinci aşama, foseptikten çıkan suyun yüzey-altı yatağında bitkiler ve bakteriler tarafından havalandırılıp, temizlenmesi. Temelinde bir gri su yatağı yapmaktan çok farkı yok, ölçüler ve tasarım biraz farklı sadece. Hesaplamalar için bazı kurallar var. Eğer gri ve siyah su birlikte geliyor (dolayısıyla su miktarı artıyor) ise, o zaman kişi başı 3,5 m3; eğer gri su ayrı filtrelenecekse (su miktarı azaldığından), kişi başı 2 m3 kadar alan lazım. Bu hesapla, çakıl yatağının derinliği 80 cm, içerideki suyun seviyesi de 75 cm olmalı. (ölçülerde 5-10 cm kadar oynanabilir, fakat alan kısıtlaması varsa, derinliği biraz arttırarak yüzey alanı küçültülebilir) Yine de dikkat edilmesi gereken şey, su seviyesinin çakıl yüzeyden 5 cm kadar aşağıda kalması. Yani suyun üzerinde yaklaşık 5 cm kalınlığında kuru bir çakıl katmanı kalmalı ki insanlar suyla, su havayla, pis kokular da burnumuzla temas etmesin.

                                İki haftalık bir çakıl yatağı, bitkiler henüz genç


Önce bir çukur kazılıp su sızdırmayacak bir plastik örtü (geomembrane) serilir ve içi çakıl doldurulur. Ya da yine çatlamayacağına emin olunan bir beton havuz, veya su geçirmez bir kil tabaka olabilir. Bu sırada giriş ve çıkış boruları yerleştirilir, istenirse kontrol kapakları ve bir yağ kapanı da eklenir. Çakıl istenilen seviyeye geldiğinde bitki ekmeye hazırdır. Sistem çalışmaya başlayana kadar biraz zaman geçeceğini hatırlamak lazım.

Bu bir yavaş akım sistemi, yani su, inanılmaz bir yüzey alanı sağlayan çakıl yatağına girip yavaşlıyor, bitkiler ve sudaki mikroorganizmaların işbirliği sayesinde çeşitli kimyasal, fiziksel ve biyolojik işlemler ile beraber dinleniyor. Bu esnada bitkiler suya oksijen sağlıyor, aerobik ve anaerobik bakteriler, yosun ve mantar gibi organizmalar da sudaki artıkları besine çeviriyorlar.

Bunun için suyun bir süre bu yatakta beklemesi lazım. Bu yüzden çakıl yatağının su giriş ve çıkış boruları neredeyse aynı seviyede. (Hatta aynı seviyede de olabilir.) Yukarıdan su eklendikçe, ufak ufak taşıyor, yani yatay olarak ilerliyor. (Eğer kontrol kutusu kullanacaksanız, yukarıdaki yöntem de uygun.)


Çakıl yatağı için kişibaşı ortalama 2,5 m3 olarak da hesaplayabileceğimiz hacim boyu, tipik bir Batılı bireyin günlük ortalama 150 litre olan harcamasına göre düşünülmüştür. Gelişmiş Batı’nın dışına çıktığınızda, bu ortalama en az yarı yarıya azalıyor. Aslında, foseptik ve çakıl yatağının boyunu hesaplarken, maksimum insan sayısı ve su kullanımı üzerinden gitmek lazım ki taşma ihtimali olmasın. Sistem oturduktan sonra su girdisi azalsa bile çalışır.

Bu boyutlar ve hesaplar, bizim şu anda bulunduğumuz gibi ılık iklimlere göre düşünülmüştür; daha soğuk bölgelerin kış döneminde mikrobiyal ve bitkisel aktivite yavaşlayacağı için, burada verilen ölçümleri 2 veya 3 katı büyütmek gerekebilir. Özellikle Türkiye’nin serin ve soğuk bölgelerinde dikkate alınması ve başlamadan önce iyice araştırılması gereken bir husus.


Çakıl yatağından çıkan suyu değerlendirmenin, duruma ve tercihe göre farklı yolları var. Çoğu zaman sulama amaçlı kullanılır. (Ağaçlar, çalılar ve çiçekler.) Bu durumda, delikli borular içinde çakıl dolu bir kanala yönlendirilebilir. Bu su dezenfekte edilmediği için doğrudan temastan kaçınılmalı, sebze sulamada kullanılmamalıdır.

Chakra’nın evindeki çakıl yataklarından ikincisi ve tabi ki papaya.

Chakra’nın evinde ise önce küçük bir ördek havuzuna, oradan balık havuzuna dökülüyor. Hem ördekler, hem de balıklar ve kaplumbağalar oldukça sağlıklılar. Çakıl yatağında belirli oranda temizlenen su, ördek dışkılarıyla zenginleşip balıklara yemek de sağlıyor. Eğer çıkış bu şekilde balık havuzuna bağlanacaksa, o zaman siyah ve gri suyu bir arada kullanmak iyi olur, çünkü havuza bol miktarda su akmasını isteriz.

Dikkat etmek gereken bir nokta, yağmur suyunun çevrede birikerek çakıl yatağına dolmasına engel olmak.  Bu yüzden yatağın kenarlarını biraz yükseltmek iyi olabilir.

Eğer istenirse, özellikle de büyükçe sistemlerde, birden fazla çakıl yatağı arka arkaya kullanılabilir.

Dikilecek bitkiler, kökleri büyük ölçüde suyun içinde kalacağı için bol su seven, ve/veya suda çürümeye dayanıklı türler olmalı (yüzücü bitkiler, batık bitkiler ve köklü bitkiler olarak sınıflandırılabilir). Çünkü esasında fikir, bir yapay sulak alan (constructed wetland) oluşturmak. Kökleri 70 cm’e kadar inebilen otsu bitkilerin yanı sıra çiçekler ve hata ağaç bile dikebilirsiniz (meyve ağaçları dahil). Her iklimde bu iş için kullanılabilecek bitkiler var. Karşılaştığım makalelerde, Türkiye’de yapılan denemelerden aldığım bilgiyi aşağıya ekliyorum:

Su mercimeği (Lemna minor), Su sümbülü (Eichhornia crassipes), Su kamışı (Typha latifolia), Saz otu (Phragmites australis), Kofa (Juncus spp.), Hasır sazı (Scirpus spp.), Ayak otu (Cares spp.), Zakkum (Nerium oleander L.), Japon Şemsiyesi (Cyperus Alternatifolious L.), Batak otu, Su eğreltisi (mesela Azolla), Nilüfer (Nymphaea) ve istenirse Çoban püskülü (Ilex spp.) ile Söğüt (Salix). Canna gibi çiçekli bitkiler de ekilebilir.

Bunlardan en sık kullanılan Typha ve Phragmites’in epey istilacı türler olduğunu göz önüne almak lazım.


Bu sistemlerin suyu ne miktarda arıttığını detaylandırmak burada zor olur. Wikipedia’daki ‘constructed wetlands’ başlığı bilgilendirici. Kısaca, TSS ve TDS oranları %85-90’a varan ölçüde, fosfor ve azot %30-%60, foseptikteki BOD %90-95, toplam koliform bakteride %98-99 azalma var. Fakat bu su sterilize edilmediği için, yukarıda bir yerde bahsetmiştim sanırım, doğrudan temas edilmemesi tavsiye ediliyor.
Özellikle ev ölçeğindeki sistemlerde fosfor ve azot miktarını düşük tutmakta fayda var. Yemek atıklarını kompost yapmak ve az fosforlu deterjanlar kullanmak yardımcı olur.

İnternette yapay sulak alanlar ile ilgili bol bol bilgi var. Hatta çeşitli üniversitelerden yüksek lisans araştırmaları, çevre bakanlığının değerlendirme raporlarına da ulaşmak mümkün. İlgilenen olursa Google'da ufak bir aramayla birçok kaynağa ulaşılabileceğini söyleyebillirim. 


Umarım gerçek anlamda işe yarayacak bir belgeleme olmuştur, eğer eksik kaldığını, yanlış olduğunu veya ekleme yapılabileceğini düşündüğünüz noktalar varsa lütfen yazın. Hatta bu konuda birinci elden deneyimi olanlar varsa daha da iyi, bilgi paylaştıkça güzel.

Emre.



30 Ekim 2012 Salı

Tri Hita Karana



'Tri Hita Karana'; dengeli ve ferah yaşama giden üç anahtar. Çevrenizdeki insanlarla, içinde olduğunuz Doğa’yla ve manevi Kutsal’ınızla uyumlu yaşamak.
Tri Hita Karana Bali Permakltür Vakfı, permakültür ilkelerine dayanan eğitim ve topluluk gelişimi programları ile Bali’nin Tri Hita Karana felsefesini yaşatmayı ve güçlendirmeyi amaçlar.

THK’yı Nasıl Bulduk?

Bali’ye gelmemizin önemli nedenlerinden biri, adada birkaç tane permakültür projesi olmasıydı; böylece gönüllülük için çok fazla aranmamız gerekmeyecekti. Gerçekten de öyle oluyor gibiydi ki, Bali’ye gitmeden birkaç hafta önce konuşup anlaştığımız bir vakıf, son dakikada yaptığımız görüşmeler sırasında bize konaklama imkanı bile sunamayacaklarını haber verince, kendimize bir yer bulmamız biraz zaman aldı. (Yine birilerinden haber beklemekle geçen bir kaç gün.) Şans eseri, daha önce buralardan benzer amaçlarla yolu geçmiş arkadaşımız Süha sayesinde Chakra’nın varlığından haberdar olduk. Onun yanı sıra, Pun Pun’da (Tayland) tanıştığımız belgesel yapımcısı Fransız çift Philip ve Audrey de yakın bir zaman önce Tri Hita Karana’da Chakra’yla tanışmışlar ve Bali’ye gidersek kendisini görmenin iyi olacağını söylemişlerdi. Biz de öyle yaptık.


Chakra

Ubud’da Chakra ile geçirdiğimiz iki ay, bizim için de biraz beklenmedik oldu diyebilirim. Zaten vize kısıtlaması yüzünden fazla kalamayız diye düşünüyorduk. Fakat zaman geçtikçe bizi burada tutan çeşitli şeyler oldu. Birincisi, ilk haftadan sonra kendimize ait küçük bir mutfağı ve banyosu da olan bir odaya taşındık. Uzun zamandır hasret kaldığımız evcilik oyunlarına yeniden başlamak, bu sırada faydalı işler de yapıyor ve öğreniyor olmak, gezme isteğimizi bir süre köreltti. Kendimizi orada rahat hissetmemizin sebeplerinden biri de Chakra’nın oldukça yumuşak, sabırlı ve genel olarak keyifli bir insan olmasıydı. Daha önce gördüğümüz bazı projelerin aksine, üzerimizde pek baskı hissetmeden iş yapabiliyor ve ihtiyaçlarımız için gereken zamanı ayırabiliyorduk. Ama yine plansız programsızlıktan, başka birinin günlük akışına kendimizi uydurmak zorunda kaldığımız oldu. Bu biraz yorucu olabiliyor, ama biraz zaman geçirip mekana iyice alıştıktan sonra rahatça insiyatif kullanarak istediğiniz işle uğraşabiliyor olmak da güzel.




THK

Chakra Widia

Chakra, 39 Yaşında bir Bali’li. 13 yaşındaki kızı Putu, 3 yaşındaki oğlu Vishnu ve eşi Ayu ile birlikte, Ubud’un Pengoskan mahallesindeki aile evlerinin arkasında kendilerine ait iki katlı bir evde yaşıyorlar. 2007 yılında THK kurulduğundan beri de gönüllüleri ve stajyerleri evlerindeki fazla odalarda misafir ediyor veya bu odaları kiralıyorlar.  Bir nevi ‘homestay’ yani, dolayısıyla, Bali’li bir ailenin büyük bir kısmı adak hazırlamakla geçen günlerini nasıl değerlendirdiklerini görmek mümkün oldu. Gerçi Chakra’nın hayata bakış açısı sayesinde biraz marjinal bir aile deneyimiydi. Kısaca, iki ay sonra biraz da ailemizden ayrılıyormuş gibi hissettik.


Chakra, epey maceralı bir hayat yaşamış. 90’lı yıllarda 18 yaşında bir Endonezyalı olarak İngiltere’de astronomi okuma fırsatı bulmuş. İleride, ‘ancak masallarda yaşanabilecek bir şey’ şeklinde anlatılan bir dizi olay sonrasında, Güneybatı İngiltere’deki varlıklı bir ailenin misafiri olarak uzun süre Avrupa’da yaşamış. İngilizce’sinin diğer Endonezyalılar’a kıyasla ne kadar iyi olduğunu görünce şaşırmıştık biz de. Bu arada bu tip şeyleri de ısrarla sormadığınız sürece anlatmıyor (gerçi bazı şeyleri de tekrar tekrar anlatıyor), başından geçenleri ancak epey sonra öğrendik biz de. Bunları müzisyenlik yılları olarak anlatıyor. Repertuvarı çok geniş olmasa da güzel gitar çalıyor. Yanı sıra birçok işte çalışmış, eko-turizm deneyimi edinmiş, ve yıllar sonra ülkesine geri dönmüş. Detayları burada anlatmam mümkün değil ama, onun için çok ilginç ve zor, ama eğlenceli ve vizyon açıcı bir hayat deneyimi olduğunu düşünüyorum.

Kısaca Bali ve Yeşil Devrim

Chakra, Balililer’in eskiden en iyi permakültürcüler olduğunu, fakat buralara gelmekte biraz geciken ‘yeşil devrim’den, yani 1970’lerden itibaren işlerin değiştiğini söylüyor. Çocukken ailedeki görevi, akşamları su bastırılmış pirinç tarlalarına gidip, balık, yılanbalığı ve salyangoz toplamakmış. ‘Bu sayede para da kazanırdık, ve aç kaldığımız bir gün bile hatırlamıyorum’, diyor. Fakat çiftçilerin zamanla ‘modern’ tarım ürünleri kullanmak zorunda bırakılışları, ciddi bir değişim başlatmış. Eskiden, pirinç, ördek ve yılanbalıkları (ve salyangozlar, diğer balıklar ve çeşitli bitkiler) beraber kullanılırmış. Avcıların (baykuş, fare, yılan) ve av hayvanlarının (fare, yılan, salyangoz, vs.) eksik olmadığı, ördekler ile birlikte dengeli bir ekosistem hakimmiş. Adanın volkanik ve çok yamaçlı olması, teraslarla çiftçilik yapmayı mecbur kılmış ve belirli bir dönem bol bol su gerektiren pirinç tarlalarının nasıl sulanacağıyla ilgili özel yöntemler bulmuşlar. Subak sisteminden pirinç yazısında bahsedeceğiz sanırım. Ne zaman ekim ve hasat yapılması gerektiğine de yerel yönetimler, yani banjar karar veriyor. (Tarih boyunca birçok şeyin el ele ilerlemesi gibi, tarım ve kültür de birarada gidiyor. Ubud’dayken denk geldiğimiz Kuningan festivali bir hafta sürüyor, ve eskiden yılda bir kere ürün veren pirincin hasat zamanına denk geliyor, yani bir nevi hasat festivali. Fakat konvansiyonel tarım, yani hibrid tohumlar, kimyasal gübre, böcek ve ot öldürüceler sayesinde artık yılda birden fazla hasat yapılabiliyor. Dolayısıyla temeline baktığınızda Kuningan festivalinin de bir anlamı kalmıyor. Ama insanlara bunu anlatmaya çalıştığınızda, başınıza Chakra’nın başına gelenler gelebilir.)


Nefis görünen, ama epey sorunlu pirinç tarlaları ile ilgili yazacağız.

Genel Olarak THK

Çocukluğundan bildiği manzara yavaş yavaş yok olup, kuşların ötmediği, yılanbalıkları ve salyangozlar olmayan tarlalarla karşılaşınca çok üzülmüş ve morali bozulmuş. Bundan sonra kendimi bu işe verdim diyor. Permakültür dediğimiz şeyin diğer yarısı olan yerel bilgiye hakim, Avrupa’da eğitim görmüş dolayısıyla Batı’nın bazı fikirlerine yatkın ve açık, mühendis olduğu için teknik konulara hakim, çiftçi bir aileden gelen Chakra, o zamandan beri çeşitli sosyal ve teknik mücadeleler veriyor. Teknik olarak uğraştığı işleri şöyle sıralayabiliriz: SRI (System of Rice Intensification), çeşitli yöntemlerle daha az su, ilaç ve gübre kullanarak pirinç yetiştirme sistemi; biyolojik yöntemlerle atık su temizleme sistemleri (atık su bahçeleri), seramik içme suyu filtreleri (oldukça kendin yap tarzında, fakat zor günlerde biyolojik olarak arıtılmış siyah suyu bile ‘içilebilir’ hale getiriyor, denenmiştir); motorlu araçların benzin tüketimini azaltan, karbon emisyonlarını da neredeyse tamamen yok eden hidrojen sistemleri, inşaatta çimento sarfiyatını ciddi ölçüde azaltan ‘bamboo niskala’ (bambu ve çimento birleşimi çok esnek ve güçlü bir yapı malzemesi) tekniği, küçük/büyük ölçekli biyogaz üniteleri, mikrohidro-elektrik jeneratörleri, ve çeşitli ufak tefek işler.


Su filtreleri

Biogaz Ünitesi (Anaerobic Methane Digester)


Chakra'nın 'supertool'ları.. Çalışırken elde kalmayan, dayanıklı..

Tüm bunları kullanarak Bali’de son 30 yıldır patlamaya devam eden turizm sektörünün ‘eko’ kısmına hizmet veriyor, ki iyi de ediyor, hem maddi olarak destek buluyor, hem de bu nüfus ve tüketim artışının dengelenme çabalarında zorlu bir rol oynuyor. (Chakra gibi insanlara bu yolculukta sık sık rastladık, ama aynı zamanda onun gibi insanların olmasını gerektiren durumların vahametiyle karşılaşınca, insanın morali bozulmuyor değil.)


Fırın atölyesinden

Kompost tuvalet atölyesinden

Tüm bunları özellikle köylülerin bilmesi gerektiğine inandığı için sık sık atölyeler düzenliyor, Balililer’e bedava ya da burslu olarak eğitim veriyor, karşılaştıkları sorunlarda yardım ediyor, gerekirse bir çuval tatlı patates karşılığında biyogaz sistemi kurarak çiftçilerin cebini ve hayatını rahatlatıyor, bıkmadan usanmadan, hayatı biraz daha farklı yaşamanın yolları olduğuna insanları ikna etmeye çalışıyor, ve tüm bunlar yüzünden ailesiyle bile papaz olabiliyor. 
Teknik mücadeleleri aşmak çoğu zaman zor değil, sonuçta bu işlerden iyi anlayan, ve dediğim gibi konuya hakim biri; ayrıca oldukça pratik, problem çözme yeteneği çok güçlü bir karakter kendisi. Fakat sosyal mücadeleler çok daha yıpratıcı olmuş. Yine tüm detayları kendisinden almamız mümkün olmadı, ama öğrendiğimiz ve duyduklarımızı birleştirebildiğimiz kadarıyla Chakra’nın hikayesi şöyle:

Chakra’nın THK’ya Giden Hikayesi

İngiltere’den döndükten bir süre sonra Ayu ile evlenir ve ilk çocukları Putu doğar. Fakat Chakra’nın geçmişi ve amaçları, temelden inandığı bazı şeylerle ters düşen kültürel perspektif ve tabularla karşı karşıyadır. Bali kültürünün arkasındaki din etkisi de çok güçlü; bunları başka bir yazıda dile getireceğiz, ama permakültürün de kapsadığı bazı noktalara değinmek istiyorum.

Balililer, hayatlarının büyük bir kısmını adak hazırlayarak geçiriyorlar ve bu adaklar her zaman doğal malzemelerden yapılıyor, çoğu da gıda (ya da günümüzde şişe Fanta). Festival zamanı (ki Bali’de en çok bulunan şey festival, ortalaması haftada 3) bu adaklar tapınaklara taşınıyor ve orada tanrılara sunuluyor (tabi ki sonra çürüyüp çöpe atılıyor, ya da yakılıyor). Haliyle insanların arasındaki maddi güç farkı, bu sırada herkesin ortasında gözler önüne seriliyor, bu da haliyle yoksul insanların moralini bozuyor. Peki tüm bu adaklar sepetlerin içinde taşınsa ve kapalı olarak tapınağa bırakılsa, böylece kimse rencide olmasa ne olurdu? Bu teklif, kendi ailesi dahil çevresini epey kızdırmış, öyle şey olur muymuş hiç?

Bu adakların büyük bir kısmı da kuru palmiye yapraklarının çeşitli şekillerde örülmesiyle yapılıyor. Aslında hoş bir olay, sabah kalkınca odanızın önünde ufak bir adak ve yanan bir tütsü görmek iyi bir şey, fakat öyle büyük bir ölçek ve sıklıkta yapılıyor ki, artık bu palmiye yaprağı ihtiyacı Java ve Sulawesi’deki plantasyonlardan karşılanıyor. Bunların farkında olan Chakra, adakların plastikten üretilip tekrar tekrar kullanılması teklifini ortaya atmış (Böylece, insanlar adak olarak ‘ziyan ettikleri’ gıdayı da kendilerini doyurmak için kullanabilirler.) Zaten asiliği, (gençken de anlamlandıramadığı otoritelerle sürekli başı belaya girermiş) ve bunun gibi olaylar yüzünden ailesiyle arası bozuk olan Chakra, eşiyle boşanma noktasına gelmiş.


Bali'nin adakları..

Zamanlama, onu Sumatra’daki Aceh şehrine getirir. 2004, Aceh Denizi’nde büyük yıkıma sebep olan deprem ve tsunami felaketinin çok iyi hatırlandığı bir yıl. Chakra Ubud’da daha fazla kalamayınca, bildiklerini değerlendirerek insanlara yardımcı olmak amacıyla Aceh’ye gider. Bu dönem ile ilgili de çok acayip hikayeleri var. Aceh, çok çok sıkı, fanatik Müslüman bir bölge. Akşam belirli bir saatten sonra dışarıda gezmenin yasaklanabildiği, kadınların kapanmasının zorunlu olduğu, çok fazla miktarda kahve ve esrar tüketilen (gerçekten) bir eyalet-şehir. Kendi din yaklaşımı yüzünden buralara gelince, hakkında fazla bilgili olmadığı Müslüman topluma uyum sağlaması çok zor olmuş. Yoksullara pizza fırını yapmayı öğrettiği bir çalışmadan sonra onlara sürpriz olsun diye fırını güzel desenlerle (aslında oldukça korkunç bir yaratık suratı, ağzı da fırının kapağı, ama aslında Bali’nin koruyucu meleği ve oldukça ilginç, güzel bir ikon) dekore edince, hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kalmış. Bildiğiniz, koşarak kaçmış. (İslam’ın bu kadar tutucu olduğu yerlerde bu tip görsel tasvirler çok yasaktır.) Bunun gibi birçok olayda başı derde girmiş. Tüm bu süreç içinde sivil toplum kuruluşlarının yetersizliği ve ilgisizliği, resmi kurumların ve yöneticilerin bencilliği ile karşı karşıya kalmış. Tsunami felaketinin ortasında şöyle bir manzara düşünün: Askerler ormanları korumak ve genişletmekle görevli (yasak kesim yapanlara karşı), fakat bunlar rüşvet karşılığında kesimlere göz yumuyorlar, ama bunun yanında halkı da tartaklıyor, para istiyor (ormanı korudukları için), huzursuzluk yaratıyorlar. Bu halk kaçak kesimlerde çalışarak para kazanıyor, ama bir yandan gizli bir asiler grubu var, çoğu zaman fazla ileri giden askerlerle çatışmaya giriyorlar. Yöneticiler zaten Java’dan gelen paraları nerelerine dolduracaklarına şaşırdıkları için pek konsantre olamıyorlar duruma.


Bali'nin koruyucusu Wayang

Bu şartlar altında koştururken permakültür ismini duyuyor. Sivil toplum kuruluşlarıyla gelen permakültürcüler ile tanışıyor, çalışıyor ve öğreniyor. Şimdi sorunca ‘aslında zaten bildiğim şeylerden bahsediyorlardı’, diyor.
2 sene sonra ailesinin yanına, Ubud’a geri dönüyor, ve bir yıl içinde (2007) Tri Hita Karana Permakültür Vakfı’nı kuruyor. Vakfın kuruluş hikayesi de komik: Kurucu üye babası, ve diğer altı kişi de arkadaşları, ama hiç kimse bundan haberdar değil. Kimliklerini ödünç alarak gizlice gidip kurmuş vakfı. ‘Babam hala bilmez’, diyor.
O zamandan beri THK adı altında tasarımlar yapıyor, yeni teknikler deniyor, yabancılara (ve Balililer’e bedava olan) atölyeler düzenliyor, bambu inşaatlarını yürütüyor ve ailesiyle beraber bizim bir süre yaşadığımız evde oturuyor. Ailesiyle arası hala keyifsiz. Bir süredir ufak bahçe denemeleri yaptığı babasına ait araziyi, ona sormadan bir otel şirketine kiralamışlar. Yöneticilerle de sorunlu; binanın ikinci katına yüksekte bir kompost tuvalet yapmak istediğinde, Barong (yerel dini reis), hemen yandaki tapınağa tepeden bakacağı için bunu istememiş. Ama o tuvalet orada. Çok da güzel bir kapı kulbu var. 


Eşi ve çocuklarının maalesef bu konularla pek ilgisi yok. Yani onunla aynı heyecanı paylaşmadıklarından, herkes için bazen zorlaşıyor hayat. Putu zaten ergenlik çağında sayılır, babasının çiftçi olması fikri onu zorluyor; çünkü çiftçiler fakirdir. Eşi Ayu da çok güzel, geleneksel Bali dansçısı bir kadın, ama etrafında olup bitenleri pek umursamıyor gibi. Yani, Chakra aslında tek başına projelerinde, dolayısıyla kafayı toparlaması pek mümkün olmuyor. 

Deniz Yıldızı Dil Okulu

Tüm bunların ortasında bir de Starfish Languge School var. Birkaç yıldır devam eden bir proje. Çok makul fiyatlarla (kar yapmayı bırakın çoğu zaman zararda) Endonezyalılar’a ve diğer yabancılara İngilizce dersleri veriyor, çocuklara da bu şekilde bedava öğleden sonra dersleri veriyor. Bali’nin kültürü ve doğal tarihi hakkında çocukları bilinçlendiriyor, ağaç dikmek, tutumluluk, geri dönüşüm gibi konularda projeler hazırlayarak hem duyarlılık, hem de maddi kaynak oluşturuyor. Çocuklar yukarıda bahsettiğim kompost tuvaleti kullanıyorlar, çevredeki plastik torbaları toplayıp oturma yastıkları yapıyorlar ve bir yandan İngilizce öğreniyor, Batı dünyasına aşina oluyorlar. Öğretmenler, çoğu zaman çeşitli gönüllük şirketleri aracılığıyla bu yörelere çalışmak ve gezmek için gelen yabancılar. Bu, Chakra için epey yorucu bir ekstra. Öğretmenleri ve öğrencileri takip etmek, diğer bütün işlerin ve tersliklerin yanı sıra bir de sorumsuzca gelip iki gün sonra kaçan Amerikalı gönüllülerin arkasını toplamak zorunda kalıyor. Ama karşılaştığı her şeyi sabırla göğüsleyip, sakince karar veren, hayatın getirdiği ve götürdüğü şeyleri kızmak veya üzülmek yerine ders alıp izleyen, ve çoğu zaman sıkkın görünse de pozitif ve yeri geldiğinde espriyi iyi patlatan biri.


Starfish sınıfı

Orada olduğumuz süre içinde de bize hiç bir zaman ‘siz bilmezsiniz’ tavrıyla yaklaşmayan, en iyi bildiği iş bile olsa, ‘Şunu nasıl yapsak?’ diye soran, yeni bakış açılarına açık, birlikte çalışması kolay bir insan. Fakat özellikle kendi hayatını zorlaştıran bir dağınıklığı var; daha önce yukarıda başka birinin günlük akışına kendimizi uydurmak zorunda kaldığımızı yazmıştım. Bu kafa dağınıklığından kaynaklanıyor. Çok fazla iş, çok koşturmaca var ve eşi çalışırken bebeğe de bakmak zorunda kaldığı için günler pek iyi programlanamıyor. Biz, en azından bazı işlerin yükünü üzerinden alarak elimizden geldiğince yardım etmeye çalıştık, fakat çok düzenli, işlerin tıkır tıkır yürüdüğü bir sistem şart, ve bunun için de özel bir asistan lazım. Yine de, çok dağınık görüntünün altında o pratik zekayı farketmek mümkün. Yaptığı ya da yapmadığı için anlam veremediğimiz bazı şeylerin sebebini, çeşitli noktalarda sonradan öğrendiğimiz oldu.



Bali bizim için birçok anlamda özel bir yer, dolayısıyla bazı şeyleri atlamak ya da üstünkörü geçmek istemiyoruz sanırım. THK’nın işlerini zaten tek bir yazıda anlatmak mümkün değil. Blog’un yazılarını doğrusal bir zaman çizgisinde tutmak istesek de, özellikle teknik işleri detaylandıracağımız diğer yazılarla ara ara karşılaşabilirsiniz.



Emre.