15 Mart 2012 Perşembe

Ayıkla Pirincin Kabuğunu

Tacomepai'de pirinci kabuğundan ayırma işlemi günlük bir faaliyet. İnsanlar değişiyor olsa da, aşağı yukarı 15-20 kişinin sürekli barındığı, dolayısıyla bu kadar mideye günde üçer öğün yemek çıkaran bir yer. Pirinç, Tayland'ın her yerinde olduğu gibi burada da her öğünde tüketiliyor. (Tayland'ın dünyada en çok pirinç ihrac eden ülke olduğunu belirtmek iyi olur.) 

Endüstriyel ölçekte üretilen pirinç, tabi ki yine endüstriyel araçlarla işleniyor. Fakat Tacomepai'de yapılan küçük ölçekli pirinç üretimi, yine insan gücüne dayalı bir teknikle kabuklarından ayrılıyor (İng: "de-husking"). Bu arada pirinç ekim-hasat işinin ne kadar yorucu olduğu, bu işi yapmış olan herkes tarafından özellikle vurgulanıyor. 

Kurutulmuş kabuklu pirinç, yüksek teknoloji ürünü bir araçla (tahterevalli) kabuklarından temizleniyor. Bu düzeneğin bir ucundaki hazneye doldurulan kabuklu pirinç, düzeneğin diğer ucundan (ayakla bastırarak) havaya kaldırılan ağır tokmağın hızlıca bırakılmasıyla yavaş yavaş kabuklarından ayrılıyor. (Yandaki fotoğraf düzeneği gösteriyor.) Bir kişi tokmağı çalıştırırken, diğer bir kişi pirincin başında oturmalı, ve tokmağın her darbesinden sonra pirinci eliyle yeniden ortaya, tokmağın vuracağı noktaya biriktirmeli. Böylece tokmak haznenin dibine hiçbir zaman çarpmıyor, her seferinde yeniden ortaya toplanan pirinci eziyor ve haznedeki pirinç homojen olarak kabuklarından ayrılıyor. (Tokmak ve hazne de darbeler yüzünden hasar görmüyor.) 

İşlemi net bir şekilde görmek için sayfanın en altındaki kısa filme bakabilirsiniz.

Kabukları ayırma işlemi aslında iki aşamalı. Tokmak belli bir süre pirinci ezdikten sonra pirinç hazneden alınıp elekten geçiriliyor ve kısmen kabuklarından temizleniyor. Sonra yeniden hazneye doldurulup, bir kez daha eziliyor. Kabukların tamamen ayrıldığından emin olunca yeniden elekten geçiriliyor ve saklamak için toprak kaplara dolduruluyor. Bu işi yapmayı bilmeyenler için esas vakit alan şey ise eleme süreci. 50-60 cm. çapında eleklerin üzerinde pirinci havaya zıplatarak, sonra da dairesel hareketlerle kabukları eleğin belli bir tarafında toplayarak yapılan eleme işi oldukça ustalık gerektiriyor (hem pirinci ziyan etmemek hem de işi hızlıca bitirmek için). 

Çiftliğin aşağı kısmında, pirinç tarlarının gıda ormanıyla birleştiği noktada aynı düzenekten bir tane daha vardı. Fakat bunun farkı, yağmur yağdığı sırada suyun ağırlığını kullanarak tokmağı yukarı kaldırması, tokmak yeterince yukarı kalkınca da suyun aşağıdaki başka bir hazneye boşalmasıyla hafifleyerek hızlıca aşağıya çarpması. Ne kadar etkili çalıştığını bilemiyorum, biz oradayken hiç yağmur yağmadı. 

Sağdaki fotoğrafta su haznesi, hazneyi dolduran su yolu, ve haznedeki suyun boşaldığı alt kademedeki oluk görülebiliyor. (Bu işler için de bambu yine emrinize hazır.)







   
Emre tarafından yazılmıştır:)

14 Mart 2012 Çarşamba

Tacomepai: Sandot'un Çiftliği

 
Tacomepai, hazır buralara kadar gelmişken görmeden gitmek istedemediğimiz bir yer olarak karşımızdaydı. Türkiye'deyken de hem internet sitesi, hem de daha önce gidip görmüş arkadaşlarımızın tavsiyesi sayesinde aklımıza girmişti ve gidip bakalım dedik. Böyle olunca on gün kadar deneyimleme şansı bulduk Sandot'un çiftliğini. Ayrılırken ise, çalışmak amacıyla gittiğimiz her yerde olduğu gibi, ileride buraya tekrar gelip daha uzun kalmak için söz verdik kendimize..

Wilderness'tan sonra Pai'e geri döndük ve temizlenmek, çamaşırlarımızı yıkamak için burada sadece bir gün kalmayı planlıyorduk, ama bu kasabanın keyfi ve enteresan insanları sayesinde dolu dolu üç gün geçirdik. Üstelik bu sefer kalacak daha da ucuz bir yer bulduk, fakat bu açığı güzel yemekler ve kahveler ile kapatmayı becerdik. 

Çiftliğe ulaştığımızda hafif bir yaz okuluna gelmişiz havası vardı. Mekanda kalan 20-25 kişinin büyük bir kısmı, kişi başı 100 Baht'a yemekli konaklamanın ucuzluğundan ötürü  pansiyon gibi kullanıyor burayı. Şehir merkezine de motor ile 6 km. Bir sürü gezgin çalışmaktan ziyade konaklamaya gidiyor yani Tacomepai'ye. . Bizim dışımızda iş öğrenmeye gelenler de vardı tabi, geri kalanlardan da isteyenler gündüzleri yardım ediyordu. Akşamları da  ateş başı sohbetleri ya da şehire iniliyordu.


Tacomapai'nin sahibi Sandot bizimle değil, kendi ailesi ile yemek yediği için mutfak ve genel akış biraz aksak. Bazen akşam ya da öğle yemeğinin olmadığı oluyordu. Biri pişirirse yemek var, yoksa yok. Yani günlük yemek ve temizlik işleri için bir iş bölümü olmaması en büyük sıkıntımızdı açıkçası. Ama Sandot da şikayetçi bu durumdan. Hostel halinden çıkmak istiyor, fakat bu durumun maddi getirisi de inkar edilemez. 


Gittiğimizde oranın akışı ile ilgili bilgi de verilmedi. Yani çok rahat gezginlerin gittiği bir hostel hissi var genel olarak. . Mutfak tezgahının üstünde gezinen tavuklar, etrafta kimi gezginlerin bıraktığı piller ve diğer çöpler, ayrıca tuvaletlerin pis olması gibi durumlara odaklandım bir süre. Bulaşıkları da herkes kendisi yıkıyor; bu iyi birşey tabi, ama hijyenik açıdan şüphe yaratıyor. Deterjan olarak kül, bulaşık süngeri olarak da kabak lifi kullanılıyor.


Yemek pişirmek de kolay olmuyor o kadar kalabalığa. Kimi vegan, kimi vejeteryan, kimi 'raw food'cu, kiminin gluten, kiminin laktoz alerjisi var.. Yani zor durum. :) Bu kadar küçük yaşta laktoz ve gluten alerjisi sıklığı da düşündürücü.. Yine de çoğunlukla yemek ve mutfak işleri ile ilgilendim; İspanyol kızlarla eğlenceli yemekler pişirdik.


Bu arada ateşte yemek pişirmek gerçekten zor çünkü yemek yaparken bir yandan da ateşi sürekli kontrol etmek gerekiyor. İki ayrı ocakta iki yemek yapıyorsan, yemeği yakmamak ya da zamanında pişirmek stresli olabiliyor. Acil zamanlarda Emre çok destek attı ateş konusunda.

Ocaklar


Diğer yandan mekanın bir yandan hostel görevi görmesi nedeniyle, çok tatlı insanlarla tanışma fırsatı yakaladık. Daha önce hostel diye gelen, ama sonra her sene pirinç hasadına yardım etmek için düzenli gelmeye başlayan insanlar var mesela. Bir kez pirinç hasadına şahit olsanız princin bu kadar ucuza satılmasının nasıl bir haksızlık olduğunu anlarsınız diyorlar.  Beraber çok eğlendiğimiz oldu. Japon komününü (Moon Village) ziyaret ettik, bir kaç kez şehirde beraber yemek yedik, ateş başında bir sürü yol hikayesi dinledik. Bizim gibi ekolojik çiftlikler gezen diğer insanlardan yeni yerler öğrendik. Hayatımızda ilk kez Estonyalı biri ile tanıştık mesela. Hiç sebze yemeyen,  fakat  Tacomepai gibi organik çiftlikleri gezen Amerika'lı genç Joe'yu tanıdık. Her gün gidip köyden kızarmış piliç alıyordu kendine. :)


Mekan çok kalabalık olduğu için 'Art House' olarak isimlendirdikleri dört tarafı açık, iki katlı ahşap bir yapıya yerleştik. Aynı zamanda sabahları yoga yapılan bu çatı altını iki kişiyle paylaşmak durumunda kaldık, ama bu sayede her gün düzenli yoga yapmış oldum. :) Masaj ve Akroyoga da yapma fırsatım oldu. Ve tabi ki yine harika kuş sesleri ile uyuyup uyandık. 


'Art House' ve yatağımız


Gündüz ile gece arasındaki sıcaklık farkı da inanılmaz; gündüz yanıyorsun, gece donuyorsun. Kuzey Tayland'ın iklimi böyle; gece ile gündüz arasında epey ısı farkı var, ve güneydeki kadar çok rutubet yok. Ama normal olarak kurak (sıcak) mevsim başlarken bu ısı farkı azalıyor, her gün biraz daha ısındığımızı hissediyoruz ve hava ısındıkça hayvan çeşitliliğinin arttığını gözlüyoruz. Bazen oldukça ürkütücü olabiliyor, kobra bile gördük. Çeşitli sıkıntılar yaşamama ve seçtiğimiz yolu zaman zaman sorgulamama rağmen Tacomapai'de keyifli ve öğretici zamanlar geçirdik.

Tacomapai'nin hikayesi ve Sandot'un yaklaşımı:

   Tacomapai, (Takom, Sandot'un babasının adıymış.) 20 yıl öncesine kadar tamamen çıplak bir pirinç tarlasıymış. Sandot ise burayı 20 yıl önce ormanlaştırmaya başlamış. Ağırlıklı olarak da mango ekmiş ('cash crop' olarak). Fakat bu iş maddi açıdan çok dengesiz ve belirsiz olduğu için, mangodan para kazanma fikrinden zamanla vazgeçmiş. Yani şu anda sebze bahçesi olarak hazırladığımız toprak, eskiden pirinç tarlası, şimde de mango ağaçlarının gölgesindeki küçük alanlar. Önce toprağı hafifçe çapalayıp, üzerine prinç kabuğu serpiyor ve toprağa karıştırıyor. Sonra 1/500 ölçeğinde sulandırılmış EM spreyliyor. Sonra su bastırıyor ve bir gün bekliyor. Sonra üzerine soya fasulyesi kabuğu serpip, onu da EM ile beraber toprağa karıştırıyor ve ekime hazırlıyor böylece. En son, bahçeye gölge yapan mango dallarını kesiyor ki fidanlar güneş alsın. Kesilen dallar da kömür yapmak için kullanılıyor. (Emre'nin notlarından.)
SANDOT

''YOU DON'T ALWAYS TAKE FROM NATURE,
YOU HAVE TO GIVE ALSO,
WE GIVE.''


 Permakültür'ü 4 yıl önce çiftliğine gelen  bir yabancıdan duymuş Sandot. Sonra kitabı alıp okumuş, ve çoğunu uyguladığını fark etmiş. Sandot dünya tatlısı, gözlerinin içi ışıl ışıl bir adam.  Annesi de çok şahane bir kadın.   Her öğlen, sınıfta 1 saat boyunca kendi uyguladığı tarım tekniklerini, permakültür ilkelerini ya da o güne özel teknik bir konu anlatıyor ve isteyen ücretsiz katılıyor. Bu açıdan çok geliştirici, konu ile ilgisi olmayan kitle de bazen katılımcı olabiliyor. Arazi gerçekten çok büyük, her tür organizasyon ve buluşmaya ev sahipliği yapabilecek altyapı ve kapasitede. Sınıfı, kütüphanesi, ve çok fazla konaklama seçeneği var. Kerpiç, bambu-tahta birleşimi bir çok yapı var. Her evin önünde küçük bir sebze bahçesi var ve evler birbirine yakın değil, her evin kendi alanı var, bu da çok güzel. Tek sorun sebze bahçelerinin ana mutfağa uzak olması.  Mutfağı çok önce yapmış ve o da hata yapmışım diyor ve mutfağın yerini değiştirmeyi düşünüyor. Orada sabit olarak yaşayan en az 6-10 kişi olsa, her evin zone 1 alanında her şeyi halletmek mümkün olacak. Yani Sandot'un yaptığı işlere destek atacak kalıcı insanlara ihtiyacı var.

Biz oradayken yapılmakta olan kerpiç/bambu yapı.
Ed ve Laura, hem kendileri kalmak, hem de nasıl yapılacağını öğrenmek için bu yapıyı Tacomepai'ye bağışlamışlar.

 Evlere örnek

Sınıf

Sandot'un Tacomepai ve diğer ormanlaştırma projeleri diğer köylüler için çok anlaşılır olmamış ve uzun süre mücadele etmişler. Çok fazla turist gelip gittiği için, Sandot'u paragöz olmakla suçlamışlar. Orman yangınları konusunda köylüler ile yaptığı bir tartışmada tek gözünü kaybetmiş. Fakat zamanla turistlerin markete plastik torba yerine bambu sepet ile gitmeleri (ki artık köylüler de plastik torba kullanmaktan vazgeçmeye başlamışlar), onların da bambu kurslarından ve alışverişlerden  para kazanması sonucu biraz yumuşamışlar.



Bizim de katıldığımız, bambudan sepet, bardak, tabak ve kaşık yapma atölyesinden. Bambudan neler neler yapılmıyor ki? 


 2 yıl önce, kurak dönemde köyün tüm suyu bitmiş. Tacomepai'de ki 20 yıllık  ormanlaştırma çabaları sonucu, arazinin kuyuları ve göletleri su ile doluymuş hala. Sandot suyu köylüler ile paylaşınca, iyi işler yaptığına güvenmeyi öğrenmek zorunda kalmışlar. Sandot çiftliğin yakınlarındaki çok büyük bir arazide, orman bakanlığı ile ortak çalışma içerisinde ormanlaştırma projesine başlamış. Tam tarlaların bitip, ormanın başladığı noktada. Köylüler her yeri olduğu gibi burayı da sürekli yakıyorlar.(Ayrılmadan önceki gün, köylülerin kendi arazilerinde yaktığı alanlar yüzünden, neredeyse Tacomepai da yanıyordu, zor durduruldu.) Ormanlaştırma projesinin ilk ayağı oradaki nehri canlandırmak. Sandot arka arkaya 3 tane barajcık yapmış. Dördüncüsüne biz de yardım ettik. Yılın en kurak dönemi olan bu günlerde, barajlardaki su seviyesi 1 metrenin üzerinde.  Bu proje sadece ağaçlandırma projesi de değil, ormanın bittiği yerdeki büyük araziyi bağış karşılığında satın alıp, köylülere hem maddi hem de manevi açıdan bir gıda ormanı oluşturmayı planlıyor. Bu proje için çalışacak uzun süreli gönüllüler arıyor. Hemen yakında, etrafına muz ağacı dikmeye başladığı bir kulübede kalacak bu gönüllüler. 
Tacomapai'nin yavru domuzları. Ayrıca çok sayıda tavuk, tavşan, ördek, kedi ve köpek var:)


  Geceleri 22:30'da yatıp, neredeyse 9 saat uyuyorduk. Orman yangınları yüzünden havadaki karbondioksit miktarının patlamasından olduğunu söylüyor Sandot. Genelde mutfakta çalıştım, akşamüzeri de bitkilere su verdim. Bir sürü jackfruit ve tamarind ağacı ektim, çok mutluyum. Emre prinç kabuklarını ayırdı, sebze bahçesi yaptı, baraja yardım etti, ateş yakamayan gençlerin hayatını kurtardı. :) Beraber yeni yapılan eve sıva yaptık.

Yapılmakta olan kerpiç/bambu evden başka bir görüntü.


Sandot Emre'ye temmuz ayında yapılacak Permakültür kursu için eğitmenlik konusunda yardım etme teklifi etti. Zaten kuzeylerde öğrenilecek o kadar iş var ki, buralara geri gelip uzun süre kalmamız şart gibi görünüyor; kaldı ki Sandot'u ve Tacomepai'yi de çok beğendik. Topluluk yaşamı konusunda daha çok organize olmaya ihtiyacı var sadece. Bunun için de her yerdeki gibi daha çok sabit yaşayana ihtiyacı var Sandot'un.


Emre, bambu ustası en iyi arkadaşı Dee ile birlikte. :)


   Tacomepai sonrası, Elizabeth (çok keyifli muhabbet bir kız, Yunanlı) ile beraber otostop çektik Chiang Mai'ye gitmek için. Duran ilk araba bizi direk Chiang Mai'ye götürdü. Burada bu tür işler çok güvenli. Bizi pikabına alan adam, sık sık durup, 'yemek yemek ister misiniz, yoruldunuz mu?' gibi sorularla bizle ilgilendi. Böylece 300 Baht cebimizde kalmış oldu. Chiang Mai'ye gidip patlayana kadar yemek yedik, masaj yaptırdık, yine çamaşırlarımızı yıkadık, yıkandık. :) Ertesi sabah erkenden kalkıp Pun Pun'a gittik..




Not:
Aslında daha derli toplu, düzgün ve planlı bir şekilde yazmak istiyorum. Ama tecrübelerimizi fazla vakit geçirmeden yazmazsam çok birikiyor ve yetişemiyorum. Bu kadar uzun yazıları da kim okur merak ediyorum açıkçası. :) Bir ara yerleşik yaşama geçebilirsek, oturur tek tek okunması daha kolay bir hale getirmeye çalışırım. Şimdilik idare edin..



26 Şubat 2012 Pazar

Nam Khong - Wilderness Wildfarm


Mae Hong Son'dan ayrılıp Pai'ye doğru giderken yolda Nam Khong bölgesinde indik. Wilderness'a ulaşabilmek için 1.5 km yokuş yukarı çantalar ile yürümemiz gerekiyordu.. Hemen bir pikap durdu, arkasında bizle beraber 3-5 Thai, ve ayaklarından bağlanmış domuzlar. :( Neyse sağolsunlar bizi  Wilderness'ın önünde bıraktılar. Peter'ın orada olup olmadığını bile bilmiyorduk. İlk başta terk edilmiş bir yer hissi veren ormanda yürümeye başladık, ve karşımıza hemen Peter çıktı. Tavuk kümesi yapmaya çalışıyordu.. Burası 30 yıllık eski bir lodge'muş. Peter Macar, 3 yıldır burada yaşıyor. Biyodinamik tarım ile ilgileniyor. Peter dışında, Alona adlı Rus bir kız da vardı, o da 2 aydır burada yaşıyormuş. Mekan çok büyük, yaklaşık 150-160 dönümlük bir yer. Kocaman bir orman içinde, ana yaşam alanı dışında çevrede bir sürü eski ağaç-ev var. Yapıların tamamı bambu ve tahta birleşimi. Vadinin aşağısında ekili alanlar ve çok güzel bir dere var. Gider gitmez hep beraber çok güzel bir bitki çayı içtik, ve hemen yerleştik mekana.   


Wilderness aslında benim gizlemek istediğim yerlerden biri. Ama bu kadar aylık deneyimlerimizden ve Peter'ın halinden anlaşıldığı üzere, 2 kişi bu kadar büyük bir arazi ile uğraşmak çok zor. Çok fazla yardıma ihtiyaç var. Ve mekanın primitif yaşam şartları, yılanlar ve böcekler herkese göre değil. O yüzden doğanın bu kadar içinde varolmayı çok isteyen insanlar   kalıyor sadece. Yani ben gizlesem de, gizlemesem de doğa eliyor gereken insanları.. Tüm bu ilkel görünen durumları ve takıntılı başak kadını olma halimi dengeleyen aromatik yağlarım sayesinde, hemen tütsüledim odamı, yastıklarımızı falan. Yağlarım her zaman kendimi iyi hissettiriyor.  Bu arada ben hep böcek ısırıkları için tea tree kullanırdım. Tiger balm daha başarılı.
Yerleştikten sonra şöyle etrafımıza baktıkça içimiz çiçek gibi açıldı.. Ağaç çeşitliliği, sincaplar, kelebekler ve inanılmaz kuşlar var, neredeyse 200'ün üstünde kuş türü varmış burada. Daha önce burayı ziyaret eden biyolog bir çift epey kuş gözlemi yapıp listelemişler varolan türleri.




Peter ve Alona'yı çok sevdik. İkisi de çok iyi niyetli, güzel ve sakin insanlar. Ortak yaşam alanında kocaman açık bir mutfak var, ortada dikdörtgen şeklinde bir çukur ve bir kaç kova kılıklı kabın içinde ateş yakıp, burada yemek pişiriyorlar. Oldukça sevimli, ama yemekleri ateşte yakmadan pişirmek özellikle pilav yapmak zor iş. (Peter çok kolay olduğunu söylese de.) Bulaşıklar kül ile yıkanıyor. İlk geldiğimde Alona'nın tırnaklarının içindeki kire kitlenmiştim. Sonra benim tırnaklarım kısa olsa da kül ve ateşte pişen yemeklerin isini çıkarmaya çalışırken aynı kıvama geldi:) Ve sıcak su olmadığı için mekanda bu kirler kolay kolay çıkmıyor. Neyse, kirlenmek güzeldir demek dışında yapacak bir şey yok. :) Ama bulaşık konusunda arap sabunu favorim. Kül de tuvalet gibi yerleri temizlemekte çok başarılı ve sirke tabii ki.. Wilderness'ta fark etmeden 10 aylık ekolojik yaşam deneyimlerimizde ne çok şey öğrenmiş olduğumuzu fark ettik. Diğer yandan da salça, tahin, arap sabunu gibi mükemmel lezzetleri ve gerekli malzemeleri yapmayı öğrenmemiş olmamıza üzüldüm..







Esas yapı, mutfak ve üst katı da olan mutfağa birleşik bir terastan oluşuyor. Güneye bakan bir tepenin kıyısına kurulmuş bir yapı, her yeri açık, manzara çok güzel, aşağıda küçük bir nehir var. Bu vadideki küçük ova da bu araziye dahil.




Sabah saat 6'da güne başlıyorduk, gece 11'de uyumuş oluyorduk. Ben genelde yemek ve temizlik kolu başkanıydım her zamanki gibi, bir de akşam gün batmadan tüm bitkilere su veriyordum. Yemek konusunda çok malzemen yoksa oldukça yaratıcı olabiliyormuşsun onu gördüm. Yemek yapmayı sevdiğimden, keyifli oluyordu Alona ile beraber mutfakta çalışmak. Hatta ocakta bazlama kılıklı bir şey bile yapmayı becerdim, ekmek özleminden. :) Vejeteryan yemekleri ağırlıklı olmak üzere çok güzel yemekler pişirdik ve patlayana kadar yedik. :) Emre de tavuk kümesini bitirdi, kompost tuvalet yaptı, su borularını tamir etti. Elinden her şey geliyor zaten Emre'min. :) 




Kümes

Buğday hasadı yaptık. Peter Meksika'dan getirmiş tohumları. Balıkçı Mustafa'nın buğdaylarından sonra bunlara buğday denemez tabi. :) Buğday kahvesi içtik, ve kahve bağımlısı biri olarak  ben bile çok sevdim. 
BUĞDAY KAHVESİ:
 Buğdayı ayıklayıp güneşte kurutuyorsun önce. Sonra normal kahve kavurur gibi ateşte kavuruyorsun. Sonra öğütücüde istediğin irilikte çek, yine kahve gibi. Pişireceğin zaman bardak başına bir çorba kaşığı koyup önce ateşte hafifce ısıt, kokusu çıksın, sonra da üzerine su ekleyip kaynat. Süzdükten sonra, iç. Hem kafeinsiz, hem de kahve gibi leziz. Ayrıca aynı kahveyi tekrar tekrar kaynatıp içebiliyorsun.

 Buğdayların yanında küçük bir sebze bahçesi var. Turp, lahana, fasulye, mısır, havuç, soğan gibi şeyler ekili. Bunların yanı sıra bol bol papaya, mango, jack fruit, muz, ve ananas ekili. Hiç görmediğimiz çeşitlikte patlıcan var. Yuvarlak şekilde bile patlıcan mevcut.Tüm arazi kurak mevsimde olduğumuz için sanırım, kendiliğinden malçlı gibi. Her yer kocaman yapraklar ile örtülü. Gündüz ve gece arasında çok fazla ısı farkı var. Hatta ilk sabah yağmur yağıyor zannettik, halbuki ısı farkı ve yoğunlaşmadan dolayı sabaha karşı nem çöküyor, ilk kez böyle bir şey gördüm hayatımda.

 Peter

 İnanılmaz lezzetli muzlar yedik. Daha önce hiç muz yememişiz sanırım. Ve Muz hasadı yaptı Emre. Muzlar biraz gelilştikten sonra çiçeğini kesmek gerekiyor. Enerjisini meyvelere verebilsin diye. Böylece daha lezzetli ve tatlı muzlar oluyor. Hasada yakın bir muz salkımı bulunca, ağacı dibine yakın bir yerden kesmek gerekiyormuş. Sonra muz salkımını ayırıp, kesilmiş olan ağacın gövdesini de mümkün olduğu kadar küçük parçalara ayırarak, diğer muz ağaçlarının dibine yığıyoruz. Ağacın çok sulu gövdesi ve kurumuş yaprakları ile birlikte ideal bir kompost-besin kaynağı oluyor diğer ağaçlar için. Kesilen ağacın kenarlarından bazen de gövdelerinden yeni bir muz ağacı çıkıyor, bu döngü 1 yıl sürüyor. Muz o kadar çok ki, sirkesi, şarabı, reçeli her şey mevcut. Nefis muzlar yedik gerçekten. Hatta muzun çiçeğini 1 saat kaynatıp, sonra küçük küçük kesip, soğan ve sarmısak ile soteleyince nefis bir yemek oluyor. İlk kez kahve bitkisi ile tanıştık. Gölge seviyorlarmış. Yılda bir kaç kez ürün alabiliyorsun. Ve tavukların dadanmadığı bir bitki. Wilderness'taki tüm kahveler bebekti. Çok ciciler, büyüyünce beyaz çiçekleri ve kahve keseleri oluşuyormuş. Arazide bir de  susam ekili. Susam bitkisine hiç böcek bulaşmazmış ve yanında yabani ot da barındırmıyormuş. Denemek lazım yabani ot istenmeyen yerde.

Ananas
Kahvecik:)

Yaklaşık 8 gün kalmamıza rağmen çok fazla ilginç şey öğrendik.  Sonra ekibe Ali adlı İranlı biri daha katıldı. Gerçekten çok güzel çalıştık, çok keyifli sohbetler ettik, çok güldük. Arada kalmaya gelen Arjantinli, Alman, İtalyan tatilciler ile de tanıştık. Tüm gezen gençlik, kendi ülke politikalarından ve genel gidişattan şikayetçi. Hepimiz çok farklı ama çok aynıyız. Çok zevkli bir sürü insan ile tanışmak. Wilderness'ta çok merak ettiğim Agnihotra uygulamasını da görmüş ve deneyimlemiş oldum. Erken kalkıp yatmak, bedenime ve zihnime iyi geldi.. Peter'ın sakinliği ve anlattığı güzel hikayeler, rüyalarımıza renk kattı..Ayrıca orada kalmak bütçeye de iyi geldi. :)  Günlük iki kişi yemek ve kalmak dahil 300 baht verdik. Ucuz olsa da buralarda parasız yemek karşılığı çalışmak zor görünüyor. Türkiye iyiydi o açıdan. Daha uzun kalmak isterdik, ama çok fazla merak ettiğimiz yer var. Ve çok gezdik, gereksiz para harcadık. Öğrenmek istediklerimizi öğrenebilmek için vakit, para ve vize işlerini yetiştirmemiz gerekecek. Ama bir arazide en az bir ay kalmadan, yeterince yararlı olamıyorsun.. İşte bugünlerde planlama ve para işlerini ayarlamaya çalışıyoruz.

Buradan Tacomapai'ye geçiyoruz, en az iki hafta da orada çalışmayı planlıyoruz..

21 Şubat 2012 Salı

Mae Hong Son


Pai'den sonra çok kopuk bir otobüs ile Mae Hong Son'a gittik. Öyle ki, benim bile dizlerim sığmıyordu koltuğa. :) Çok sıcak olmasına rağmen, bu Thai'ler asla ter kokmuyor. Otobüste lahmacunumsu pis bir koku yok yani. :)

 Yolda değişik Thai insan manzaraları.. Kızlar da, erkekler de, çocuklar da çok güzeller.. Adım başı Monk - rahip görüyorsun. Kimi açık sarı kıyafetli, kimi turuncu. Aralarındaki farkı anlayamadım. Tüm Thai erkekler hayatında kısa bir süre de olsa  monk olurmuş, büyük prestijmiş bu.
Bu tatlı adamın  elindeki keman gibi bir şey, bambunun içinde arşesi var,  metal zamazingo da ses yükseltici. Aletin resonans yaratacak bir gövdesi olmadığı için yaratıcılığını kullanmış. :)
Mae Hong Son,  Pai ve Chiang Mai gibi turistik bir şehir değil, çok az insanın İngilizce bilmesinden anlaşılıyor. Ve daha ucuz. Çok sevimli, küçük bir şehir, çevresi milli parklar, mağaralar, şelaleler, Vipasana uygulanan Wat'lar , uzun boyunlu kabilelerin köyleri, kahve ve çay yetiştirilen küçük tarlalar ile dolu. Yine eğer motor kiralamazsanız, çevresini gezmek zor. Ucuza güzel bir guesthouse'a yerleştik, odamızdan göl ve tapınak manzarası. Tüm Thailand'da gün çok erken başlıyor, ve gece saat 23'den sonra tüm tezgahlar, kafeler kapanıyor..
Ertesi gün erkenden kalkıp motor kiraladık, Fish Cave'e gittik, Tham Pla milli parkları içinde.. Balıklar mağarada olmasa da, derenin suyu o kadar berrak ki, her yer balık kaynıyordu.. Burada Sazan balıkları kutsal, o yüzden kimse dokunmuyor onlara, anneannemin anlattığı çok güzel bir Rus masalı vardı, o masaldaki balık çizimleri gibiler gerçekten, kocaman ve muhteşemler.




.


Sonra bir kaç şelale ve köy gezdik. Çok fena çöp ve plastik dağları ile doluydu her yer. Bir de yaşadıkları yerin dibinde tüm çöplerini yakıyorlar. Akşam üstü, her yer yanan çöplerden kaynaklanan sis ve pis bir yanık kokusu ile doluyor, epey üzücü. Ayrıca ormanların kenarında ateş yakıp gidiyorlar, yanan yerlerde çok  pahalıya satabildikleri bir mantar çıkıyormuş yağmurlar başlayınca. O yüzden her yeri yakıp gidiyor köylüler, ve zaman zaman bu yüzden ormanlar da yanıyor.. İnsan her yerde insan ve para deyince akan sular duruyor her yerde maalesef..
Akşam, şehre yukarıdan bakan Wat Prathat Doi Kong Mu adlı tapınağa gittik, ve tüm şehiri çöp dumanı basmıştı.. Hemen yanındaki kafede harika bir gün batışı izledik ve nefis Thai kahvelerinden içtik:)


Yukarıdan bakınca, aslında bizim ülkeyi andıran yanları var şehrin. 
Tek fark çirkin yapılaşma yok, çingene pembesi, yeşil, saçma sapan beton binalar yok, ve tabi ki bu şehrin tüm ruhunu değiştiriyor.  


 Bu arada Couch Surfing'e üye olduk. Bu sayede bir sürü yeni insan ile tanışabiliyoruz. Janis adlı bir İsveç'li ile tanıştık. 3 yıldır Mae Hong Son'da yaşıyormuş. Onunla kahve içip, merak ettiğimiz  sosyolojik soruların bir kısmına yanıt bulmuş olduk. Mae Hong Son 1950'lerde uyuşturucu ticareti yaygın olan bir yermiş, ve şehrin ekonomisi bu şekilde dönüyormuş. Şu anda Thai'ler fark etmese de yerli halk geçimini mülteci kamplarından sağlıyormuş. Yaklaşık 18 bin kişilik bir mülteci kampı var bu bölge'de. Burma'lı mülteciler. Ve çok yakında bu kamp kapandığında çok büyük bir kriz bekliyormuş yerel halkı. Biz de Long Neck kabilesini ziyaret ettik. Onlar da Burma'lı mülteciler, Thai'ler giriş için 250 baht para alıyorlar, bu parayı da mültecilerin günlük ihtiyaçlarını karşılamak için aldıklarını iddia ediyorlar ama Janis'in dediğine göre bu para onlara gitmiyormuş.






Mae Hong Son'daki son günümüzde Janis'in evine yemeğe gittik. Ve Janis sayesinde ekmek ve ev yapımı yoğurt bulduk. Ben patates yemeği pişirdim pilav ile, Emre cacık, Janis de salata ile tatlı yaptı. Sonunda doyduk ve mideler bayram etti. Janis de buradaki tüm yabancılar gibi İngilizce öğretmenliği yapıyor. Bir kaç Thai öğrencisi de geldi. Thai'ce çok acayip bir dil. Aynı kelime birden çok anlama gelebiliyor, farklı ses tonları ile değişiyor anlam. O yüzden öğrenmesi zor.

Janis ve Chewbacca

Mae Hong Son'dan sonra aylaklığa övgüden çıkıp internetten bulduğumuz bir çiftliğe gitmeye niyet ettik. Adam telefonunu açmasa ve mail'lerimize cevap vermese de, internet sitesinde 'beni bulamazsanız bile gelip her zaman ateş yakabilirsiniz ocakta, ve battaniye bulabilirsiniz döşekte', yazıyordu. Hem ucuz, hem de çok ilginç bir yere benziyordu.. Gidip şansımızı denemeye karar verdik...

11 Şubat 2012 Cumartesi

Pai

 Pai..
Gerçekten nefis bir yer.. Eskiden çok ucuz ve parasız hippilerin geldiği bir yermiş Pai. 2005'te çok büyük bir sel olmuş ve bütün şehir yeniden yapılanmış.. Şimdilerde de hippi bir yer diyebiliriz. Ama daha çok Avrupalı zengin hippilerin ya da orta yaşlı eski hippilerin mekanı denebilir.. Şimdi her yerde küçük kafeler, güzel barlar, renkli dükkanlar var. Kaş gibi, küçük ve cici bir yer. Her dükkanda, bakkalda güzel müziklerin çaldığı, bol bol dreadlock'lı insan görebileceğiniz, küçük ama çok sevimli bir yer Pai. Diğer yandan çok Thailand gibi değil sanki, minik bir Avrupa şehrine benziyor, herkes İngilice biliyor. Neyse, biz çok sevdik ama..
Geleneksel olarak, bir şehre gittiğimizde birimiz bir kafede oturup, eşyaları gözetip kahve içerken, diğerleri Lonely Planet seçenekleri dışında kalacak yer bakıyor. Ve genelde en tembel ben olduğum için, kahve keyfi yapan ben oluyorum. Bu arada Thailand'da güzel kahve bulamam ve azaltırım sanıyordum. Hiç öyle olmadı, her yerde taze ve mis kahve bulmak mümkün. O yüzden en sevdiğim ülke burası olabilir. :) Neyse, ben aylaklığa övgü halindeyken Işıl ve Emre kalacak yer buldular.



İçinde duş ve tuvalet olmayan oda ve ağaç evimsi mekanlarda iki kişi günlüğü 200 Baht'a kalmak mümkün.. Çok sevdik biz odamızı. Çadırda kalmaya alıştığımız için, hava almayan dört duvarlı bir yer çok havasız geliyor. Bu sevimli mekan, çadırdan daha büyük, içi cibinlikli, havadar ve muhteşem manzaralıydı.. Uyanınca direk kuşlar, ve aşağıda gördüğünüz manzara ile güne başlıyorduk..


Manzaramız..


İlk gece Işıl, Emre, ben keyiften ve gülümsemekten yanak kaslarımızın ağrıdığı bir gece geçirdik. :) Thailand genelinde en pahalı şey şarap ve en ucuz şey viski sanki. İlk gece bir şişe bitkisel viski aldık üçümüz, şişesi 120 Baht yani 7 TL falan.. Bizim habe habelere duyurulur. :) Sokakta keyifli bir barda, Beatles ve blues dinleyerek çok güzel muhabbetler ettik.. Işıl da deneyimlerini güzel anlatan bir hatun. Kendini sıkışmış hissettiğinde, Kamboçya'da fark ettiği üzere,  hepimizin aslında sandığımızdan çok alanı olduğunu söylüyor. Gök kubbe altında özgürüz ve gidecek çok seçeneğimiz var.. Işıl'ı tanıyorsanız, o anlatsın size Kamboçya deneyimini. :) Gerçekten bana çok iyi gelen bir hikaye anlattı bize..


 Gece çok soğuktu.. Doğa'yı dinleyip şalımı, kazağımı ve patiklerimi aldığım için memnunum. İnsanın Bangkok'ta yanarken aklına kalın bir şeyler almak hiç gelmiyor. :) Bizim bünyeler zaten her koşula adapte olmaya çalışıyor sanırım. Ankara ve İstanbul'da don, Bangkok ve Ayutthaya'da yan, Chiang Mai'de gündüz yan, gece serinle. Pai'de gündüz kavrul gece don. :) 
Ertesi gün uyanır uyanmaz motor kiraladık Emre ile. Etraf yemyeşil nefis, en kuru dönem olmasına rağmen. Direk Tacomapai'ye gittik, doğal mimari ve doğal tarım mekanı. Gittiğimizde öğle vaktiydi, her yer çok kuru geldi. Fakat bana bile fazla hippi mekanıymış ve sanki pek bir iş yapılmıyormuş gibi gelen bu mekan hakkında çok fazla iyi şey duyduk. Yakınlarda oraya gidip çalışacağız. Sonra motor ile gezerken bir fil mekanına geldik. Bana tüm fillerin durumları çok üzücü geliyor. Hepsi ayaklarından zincir ile bağlılar. Ama isteseler, o dandik kulübeyi ve bağlı oldukları yeri yıkarlar. Seda bir fil turuna gitmişti. Onun dediğine göre, küçüklüklerinden beri bağlandıkları için, filler koşullanmış bu duruma.. Yine de buralarda özgür fil var mı, merak ediyorum. Chiang Mai'de daha önce Başak ve Zeynep'in anlattığı fil rehabilitasyon merkezine çalışmaya gitmek istiyoruz bir ara. Ama fil pisliği temizlemek için bile biraz pahalı bir yer.


Sonra geze geze şelale, Çin köyü, Pai'nin güzel dağlarını, tepelerini gördük iki gün. Sırt çantalarımız çok büyük olmasa da motora binmek zor onlarla. Bir Tuk Tuk'umuz olsa ne güzel olurdu, müzik dinleye dinleye gezer, dağlarda kalırdık:)






Dikkat! Kayar olunur aşağıya.


Buralarda dereler, şelaleler çok güzel olsa da, biz çok şımarmışız Kaz dağlarında.. İçine girip, kurbağa gibi yüzdüğümüz suyu içemedikten sonra, nereye kadar? :)
Kısacası aylaklığa övgü halinde, güzel zamanlar geçirdik Pai'de.. Yaklaşık dört gün kaldık sanırım. Seda da fil turundan dönünce, yine dörtlü olarak, gündüz Emre ile motor, akşam kızlar ile sohbet, muhabbet, bar keyfi.. Buralarda tüm barlar gece 11'de kapanıyor. Cici cici mekanlar olsa da, müzik konusunda da çevremizde harika müzisyenler olduğu için, oldukça şımarığız.  Tüm guruplar fazla amatör geliyor, ama görünüş olarak çok havalılar. Devrim, Fatih, Sinem, Kuzey, Murillo, Orhan, Onur, Kubilay başta olmak üzere, hepimiz buralara yerleşsek pek güzel işler olur. :)






Because of the Babylon and the situation:)

Gittiğimiz her yerde kalsak daha da kalınır. O yüzden çok uzatmamaya çalışarak, Seda ve Işıl ile vedalaşıp, Mae Hong Son'a geçtik Emre ile..