30 Ekim 2012 Salı

Tri Hita Karana



'Tri Hita Karana'; dengeli ve ferah yaşama giden üç anahtar. Çevrenizdeki insanlarla, içinde olduğunuz Doğa’yla ve manevi Kutsal’ınızla uyumlu yaşamak.
Tri Hita Karana Bali Permakltür Vakfı, permakültür ilkelerine dayanan eğitim ve topluluk gelişimi programları ile Bali’nin Tri Hita Karana felsefesini yaşatmayı ve güçlendirmeyi amaçlar.

THK’yı Nasıl Bulduk?

Bali’ye gelmemizin önemli nedenlerinden biri, adada birkaç tane permakültür projesi olmasıydı; böylece gönüllülük için çok fazla aranmamız gerekmeyecekti. Gerçekten de öyle oluyor gibiydi ki, Bali’ye gitmeden birkaç hafta önce konuşup anlaştığımız bir vakıf, son dakikada yaptığımız görüşmeler sırasında bize konaklama imkanı bile sunamayacaklarını haber verince, kendimize bir yer bulmamız biraz zaman aldı. (Yine birilerinden haber beklemekle geçen bir kaç gün.) Şans eseri, daha önce buralardan benzer amaçlarla yolu geçmiş arkadaşımız Süha sayesinde Chakra’nın varlığından haberdar olduk. Onun yanı sıra, Pun Pun’da (Tayland) tanıştığımız belgesel yapımcısı Fransız çift Philip ve Audrey de yakın bir zaman önce Tri Hita Karana’da Chakra’yla tanışmışlar ve Bali’ye gidersek kendisini görmenin iyi olacağını söylemişlerdi. Biz de öyle yaptık.


Chakra

Ubud’da Chakra ile geçirdiğimiz iki ay, bizim için de biraz beklenmedik oldu diyebilirim. Zaten vize kısıtlaması yüzünden fazla kalamayız diye düşünüyorduk. Fakat zaman geçtikçe bizi burada tutan çeşitli şeyler oldu. Birincisi, ilk haftadan sonra kendimize ait küçük bir mutfağı ve banyosu da olan bir odaya taşındık. Uzun zamandır hasret kaldığımız evcilik oyunlarına yeniden başlamak, bu sırada faydalı işler de yapıyor ve öğreniyor olmak, gezme isteğimizi bir süre köreltti. Kendimizi orada rahat hissetmemizin sebeplerinden biri de Chakra’nın oldukça yumuşak, sabırlı ve genel olarak keyifli bir insan olmasıydı. Daha önce gördüğümüz bazı projelerin aksine, üzerimizde pek baskı hissetmeden iş yapabiliyor ve ihtiyaçlarımız için gereken zamanı ayırabiliyorduk. Ama yine plansız programsızlıktan, başka birinin günlük akışına kendimizi uydurmak zorunda kaldığımız oldu. Bu biraz yorucu olabiliyor, ama biraz zaman geçirip mekana iyice alıştıktan sonra rahatça insiyatif kullanarak istediğiniz işle uğraşabiliyor olmak da güzel.




THK

Chakra Widia

Chakra, 39 Yaşında bir Bali’li. 13 yaşındaki kızı Putu, 3 yaşındaki oğlu Vishnu ve eşi Ayu ile birlikte, Ubud’un Pengoskan mahallesindeki aile evlerinin arkasında kendilerine ait iki katlı bir evde yaşıyorlar. 2007 yılında THK kurulduğundan beri de gönüllüleri ve stajyerleri evlerindeki fazla odalarda misafir ediyor veya bu odaları kiralıyorlar.  Bir nevi ‘homestay’ yani, dolayısıyla, Bali’li bir ailenin büyük bir kısmı adak hazırlamakla geçen günlerini nasıl değerlendirdiklerini görmek mümkün oldu. Gerçi Chakra’nın hayata bakış açısı sayesinde biraz marjinal bir aile deneyimiydi. Kısaca, iki ay sonra biraz da ailemizden ayrılıyormuş gibi hissettik.


Chakra, epey maceralı bir hayat yaşamış. 90’lı yıllarda 18 yaşında bir Endonezyalı olarak İngiltere’de astronomi okuma fırsatı bulmuş. İleride, ‘ancak masallarda yaşanabilecek bir şey’ şeklinde anlatılan bir dizi olay sonrasında, Güneybatı İngiltere’deki varlıklı bir ailenin misafiri olarak uzun süre Avrupa’da yaşamış. İngilizce’sinin diğer Endonezyalılar’a kıyasla ne kadar iyi olduğunu görünce şaşırmıştık biz de. Bu arada bu tip şeyleri de ısrarla sormadığınız sürece anlatmıyor (gerçi bazı şeyleri de tekrar tekrar anlatıyor), başından geçenleri ancak epey sonra öğrendik biz de. Bunları müzisyenlik yılları olarak anlatıyor. Repertuvarı çok geniş olmasa da güzel gitar çalıyor. Yanı sıra birçok işte çalışmış, eko-turizm deneyimi edinmiş, ve yıllar sonra ülkesine geri dönmüş. Detayları burada anlatmam mümkün değil ama, onun için çok ilginç ve zor, ama eğlenceli ve vizyon açıcı bir hayat deneyimi olduğunu düşünüyorum.

Kısaca Bali ve Yeşil Devrim

Chakra, Balililer’in eskiden en iyi permakültürcüler olduğunu, fakat buralara gelmekte biraz geciken ‘yeşil devrim’den, yani 1970’lerden itibaren işlerin değiştiğini söylüyor. Çocukken ailedeki görevi, akşamları su bastırılmış pirinç tarlalarına gidip, balık, yılanbalığı ve salyangoz toplamakmış. ‘Bu sayede para da kazanırdık, ve aç kaldığımız bir gün bile hatırlamıyorum’, diyor. Fakat çiftçilerin zamanla ‘modern’ tarım ürünleri kullanmak zorunda bırakılışları, ciddi bir değişim başlatmış. Eskiden, pirinç, ördek ve yılanbalıkları (ve salyangozlar, diğer balıklar ve çeşitli bitkiler) beraber kullanılırmış. Avcıların (baykuş, fare, yılan) ve av hayvanlarının (fare, yılan, salyangoz, vs.) eksik olmadığı, ördekler ile birlikte dengeli bir ekosistem hakimmiş. Adanın volkanik ve çok yamaçlı olması, teraslarla çiftçilik yapmayı mecbur kılmış ve belirli bir dönem bol bol su gerektiren pirinç tarlalarının nasıl sulanacağıyla ilgili özel yöntemler bulmuşlar. Subak sisteminden pirinç yazısında bahsedeceğiz sanırım. Ne zaman ekim ve hasat yapılması gerektiğine de yerel yönetimler, yani banjar karar veriyor. (Tarih boyunca birçok şeyin el ele ilerlemesi gibi, tarım ve kültür de birarada gidiyor. Ubud’dayken denk geldiğimiz Kuningan festivali bir hafta sürüyor, ve eskiden yılda bir kere ürün veren pirincin hasat zamanına denk geliyor, yani bir nevi hasat festivali. Fakat konvansiyonel tarım, yani hibrid tohumlar, kimyasal gübre, böcek ve ot öldürüceler sayesinde artık yılda birden fazla hasat yapılabiliyor. Dolayısıyla temeline baktığınızda Kuningan festivalinin de bir anlamı kalmıyor. Ama insanlara bunu anlatmaya çalıştığınızda, başınıza Chakra’nın başına gelenler gelebilir.)


Nefis görünen, ama epey sorunlu pirinç tarlaları ile ilgili yazacağız.

Genel Olarak THK

Çocukluğundan bildiği manzara yavaş yavaş yok olup, kuşların ötmediği, yılanbalıkları ve salyangozlar olmayan tarlalarla karşılaşınca çok üzülmüş ve morali bozulmuş. Bundan sonra kendimi bu işe verdim diyor. Permakültür dediğimiz şeyin diğer yarısı olan yerel bilgiye hakim, Avrupa’da eğitim görmüş dolayısıyla Batı’nın bazı fikirlerine yatkın ve açık, mühendis olduğu için teknik konulara hakim, çiftçi bir aileden gelen Chakra, o zamandan beri çeşitli sosyal ve teknik mücadeleler veriyor. Teknik olarak uğraştığı işleri şöyle sıralayabiliriz: SRI (System of Rice Intensification), çeşitli yöntemlerle daha az su, ilaç ve gübre kullanarak pirinç yetiştirme sistemi; biyolojik yöntemlerle atık su temizleme sistemleri (atık su bahçeleri), seramik içme suyu filtreleri (oldukça kendin yap tarzında, fakat zor günlerde biyolojik olarak arıtılmış siyah suyu bile ‘içilebilir’ hale getiriyor, denenmiştir); motorlu araçların benzin tüketimini azaltan, karbon emisyonlarını da neredeyse tamamen yok eden hidrojen sistemleri, inşaatta çimento sarfiyatını ciddi ölçüde azaltan ‘bamboo niskala’ (bambu ve çimento birleşimi çok esnek ve güçlü bir yapı malzemesi) tekniği, küçük/büyük ölçekli biyogaz üniteleri, mikrohidro-elektrik jeneratörleri, ve çeşitli ufak tefek işler.


Su filtreleri

Biogaz Ünitesi (Anaerobic Methane Digester)


Chakra'nın 'supertool'ları.. Çalışırken elde kalmayan, dayanıklı..

Tüm bunları kullanarak Bali’de son 30 yıldır patlamaya devam eden turizm sektörünün ‘eko’ kısmına hizmet veriyor, ki iyi de ediyor, hem maddi olarak destek buluyor, hem de bu nüfus ve tüketim artışının dengelenme çabalarında zorlu bir rol oynuyor. (Chakra gibi insanlara bu yolculukta sık sık rastladık, ama aynı zamanda onun gibi insanların olmasını gerektiren durumların vahametiyle karşılaşınca, insanın morali bozulmuyor değil.)


Fırın atölyesinden

Kompost tuvalet atölyesinden

Tüm bunları özellikle köylülerin bilmesi gerektiğine inandığı için sık sık atölyeler düzenliyor, Balililer’e bedava ya da burslu olarak eğitim veriyor, karşılaştıkları sorunlarda yardım ediyor, gerekirse bir çuval tatlı patates karşılığında biyogaz sistemi kurarak çiftçilerin cebini ve hayatını rahatlatıyor, bıkmadan usanmadan, hayatı biraz daha farklı yaşamanın yolları olduğuna insanları ikna etmeye çalışıyor, ve tüm bunlar yüzünden ailesiyle bile papaz olabiliyor. 
Teknik mücadeleleri aşmak çoğu zaman zor değil, sonuçta bu işlerden iyi anlayan, ve dediğim gibi konuya hakim biri; ayrıca oldukça pratik, problem çözme yeteneği çok güçlü bir karakter kendisi. Fakat sosyal mücadeleler çok daha yıpratıcı olmuş. Yine tüm detayları kendisinden almamız mümkün olmadı, ama öğrendiğimiz ve duyduklarımızı birleştirebildiğimiz kadarıyla Chakra’nın hikayesi şöyle:

Chakra’nın THK’ya Giden Hikayesi

İngiltere’den döndükten bir süre sonra Ayu ile evlenir ve ilk çocukları Putu doğar. Fakat Chakra’nın geçmişi ve amaçları, temelden inandığı bazı şeylerle ters düşen kültürel perspektif ve tabularla karşı karşıyadır. Bali kültürünün arkasındaki din etkisi de çok güçlü; bunları başka bir yazıda dile getireceğiz, ama permakültürün de kapsadığı bazı noktalara değinmek istiyorum.

Balililer, hayatlarının büyük bir kısmını adak hazırlayarak geçiriyorlar ve bu adaklar her zaman doğal malzemelerden yapılıyor, çoğu da gıda (ya da günümüzde şişe Fanta). Festival zamanı (ki Bali’de en çok bulunan şey festival, ortalaması haftada 3) bu adaklar tapınaklara taşınıyor ve orada tanrılara sunuluyor (tabi ki sonra çürüyüp çöpe atılıyor, ya da yakılıyor). Haliyle insanların arasındaki maddi güç farkı, bu sırada herkesin ortasında gözler önüne seriliyor, bu da haliyle yoksul insanların moralini bozuyor. Peki tüm bu adaklar sepetlerin içinde taşınsa ve kapalı olarak tapınağa bırakılsa, böylece kimse rencide olmasa ne olurdu? Bu teklif, kendi ailesi dahil çevresini epey kızdırmış, öyle şey olur muymuş hiç?

Bu adakların büyük bir kısmı da kuru palmiye yapraklarının çeşitli şekillerde örülmesiyle yapılıyor. Aslında hoş bir olay, sabah kalkınca odanızın önünde ufak bir adak ve yanan bir tütsü görmek iyi bir şey, fakat öyle büyük bir ölçek ve sıklıkta yapılıyor ki, artık bu palmiye yaprağı ihtiyacı Java ve Sulawesi’deki plantasyonlardan karşılanıyor. Bunların farkında olan Chakra, adakların plastikten üretilip tekrar tekrar kullanılması teklifini ortaya atmış (Böylece, insanlar adak olarak ‘ziyan ettikleri’ gıdayı da kendilerini doyurmak için kullanabilirler.) Zaten asiliği, (gençken de anlamlandıramadığı otoritelerle sürekli başı belaya girermiş) ve bunun gibi olaylar yüzünden ailesiyle arası bozuk olan Chakra, eşiyle boşanma noktasına gelmiş.


Bali'nin adakları..

Zamanlama, onu Sumatra’daki Aceh şehrine getirir. 2004, Aceh Denizi’nde büyük yıkıma sebep olan deprem ve tsunami felaketinin çok iyi hatırlandığı bir yıl. Chakra Ubud’da daha fazla kalamayınca, bildiklerini değerlendirerek insanlara yardımcı olmak amacıyla Aceh’ye gider. Bu dönem ile ilgili de çok acayip hikayeleri var. Aceh, çok çok sıkı, fanatik Müslüman bir bölge. Akşam belirli bir saatten sonra dışarıda gezmenin yasaklanabildiği, kadınların kapanmasının zorunlu olduğu, çok fazla miktarda kahve ve esrar tüketilen (gerçekten) bir eyalet-şehir. Kendi din yaklaşımı yüzünden buralara gelince, hakkında fazla bilgili olmadığı Müslüman topluma uyum sağlaması çok zor olmuş. Yoksullara pizza fırını yapmayı öğrettiği bir çalışmadan sonra onlara sürpriz olsun diye fırını güzel desenlerle (aslında oldukça korkunç bir yaratık suratı, ağzı da fırının kapağı, ama aslında Bali’nin koruyucu meleği ve oldukça ilginç, güzel bir ikon) dekore edince, hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kalmış. Bildiğiniz, koşarak kaçmış. (İslam’ın bu kadar tutucu olduğu yerlerde bu tip görsel tasvirler çok yasaktır.) Bunun gibi birçok olayda başı derde girmiş. Tüm bu süreç içinde sivil toplum kuruluşlarının yetersizliği ve ilgisizliği, resmi kurumların ve yöneticilerin bencilliği ile karşı karşıya kalmış. Tsunami felaketinin ortasında şöyle bir manzara düşünün: Askerler ormanları korumak ve genişletmekle görevli (yasak kesim yapanlara karşı), fakat bunlar rüşvet karşılığında kesimlere göz yumuyorlar, ama bunun yanında halkı da tartaklıyor, para istiyor (ormanı korudukları için), huzursuzluk yaratıyorlar. Bu halk kaçak kesimlerde çalışarak para kazanıyor, ama bir yandan gizli bir asiler grubu var, çoğu zaman fazla ileri giden askerlerle çatışmaya giriyorlar. Yöneticiler zaten Java’dan gelen paraları nerelerine dolduracaklarına şaşırdıkları için pek konsantre olamıyorlar duruma.


Bali'nin koruyucusu Wayang

Bu şartlar altında koştururken permakültür ismini duyuyor. Sivil toplum kuruluşlarıyla gelen permakültürcüler ile tanışıyor, çalışıyor ve öğreniyor. Şimdi sorunca ‘aslında zaten bildiğim şeylerden bahsediyorlardı’, diyor.
2 sene sonra ailesinin yanına, Ubud’a geri dönüyor, ve bir yıl içinde (2007) Tri Hita Karana Permakültür Vakfı’nı kuruyor. Vakfın kuruluş hikayesi de komik: Kurucu üye babası, ve diğer altı kişi de arkadaşları, ama hiç kimse bundan haberdar değil. Kimliklerini ödünç alarak gizlice gidip kurmuş vakfı. ‘Babam hala bilmez’, diyor.
O zamandan beri THK adı altında tasarımlar yapıyor, yeni teknikler deniyor, yabancılara (ve Balililer’e bedava olan) atölyeler düzenliyor, bambu inşaatlarını yürütüyor ve ailesiyle beraber bizim bir süre yaşadığımız evde oturuyor. Ailesiyle arası hala keyifsiz. Bir süredir ufak bahçe denemeleri yaptığı babasına ait araziyi, ona sormadan bir otel şirketine kiralamışlar. Yöneticilerle de sorunlu; binanın ikinci katına yüksekte bir kompost tuvalet yapmak istediğinde, Barong (yerel dini reis), hemen yandaki tapınağa tepeden bakacağı için bunu istememiş. Ama o tuvalet orada. Çok da güzel bir kapı kulbu var. 


Eşi ve çocuklarının maalesef bu konularla pek ilgisi yok. Yani onunla aynı heyecanı paylaşmadıklarından, herkes için bazen zorlaşıyor hayat. Putu zaten ergenlik çağında sayılır, babasının çiftçi olması fikri onu zorluyor; çünkü çiftçiler fakirdir. Eşi Ayu da çok güzel, geleneksel Bali dansçısı bir kadın, ama etrafında olup bitenleri pek umursamıyor gibi. Yani, Chakra aslında tek başına projelerinde, dolayısıyla kafayı toparlaması pek mümkün olmuyor. 

Deniz Yıldızı Dil Okulu

Tüm bunların ortasında bir de Starfish Languge School var. Birkaç yıldır devam eden bir proje. Çok makul fiyatlarla (kar yapmayı bırakın çoğu zaman zararda) Endonezyalılar’a ve diğer yabancılara İngilizce dersleri veriyor, çocuklara da bu şekilde bedava öğleden sonra dersleri veriyor. Bali’nin kültürü ve doğal tarihi hakkında çocukları bilinçlendiriyor, ağaç dikmek, tutumluluk, geri dönüşüm gibi konularda projeler hazırlayarak hem duyarlılık, hem de maddi kaynak oluşturuyor. Çocuklar yukarıda bahsettiğim kompost tuvaleti kullanıyorlar, çevredeki plastik torbaları toplayıp oturma yastıkları yapıyorlar ve bir yandan İngilizce öğreniyor, Batı dünyasına aşina oluyorlar. Öğretmenler, çoğu zaman çeşitli gönüllük şirketleri aracılığıyla bu yörelere çalışmak ve gezmek için gelen yabancılar. Bu, Chakra için epey yorucu bir ekstra. Öğretmenleri ve öğrencileri takip etmek, diğer bütün işlerin ve tersliklerin yanı sıra bir de sorumsuzca gelip iki gün sonra kaçan Amerikalı gönüllülerin arkasını toplamak zorunda kalıyor. Ama karşılaştığı her şeyi sabırla göğüsleyip, sakince karar veren, hayatın getirdiği ve götürdüğü şeyleri kızmak veya üzülmek yerine ders alıp izleyen, ve çoğu zaman sıkkın görünse de pozitif ve yeri geldiğinde espriyi iyi patlatan biri.


Starfish sınıfı

Orada olduğumuz süre içinde de bize hiç bir zaman ‘siz bilmezsiniz’ tavrıyla yaklaşmayan, en iyi bildiği iş bile olsa, ‘Şunu nasıl yapsak?’ diye soran, yeni bakış açılarına açık, birlikte çalışması kolay bir insan. Fakat özellikle kendi hayatını zorlaştıran bir dağınıklığı var; daha önce yukarıda başka birinin günlük akışına kendimizi uydurmak zorunda kaldığımızı yazmıştım. Bu kafa dağınıklığından kaynaklanıyor. Çok fazla iş, çok koşturmaca var ve eşi çalışırken bebeğe de bakmak zorunda kaldığı için günler pek iyi programlanamıyor. Biz, en azından bazı işlerin yükünü üzerinden alarak elimizden geldiğince yardım etmeye çalıştık, fakat çok düzenli, işlerin tıkır tıkır yürüdüğü bir sistem şart, ve bunun için de özel bir asistan lazım. Yine de, çok dağınık görüntünün altında o pratik zekayı farketmek mümkün. Yaptığı ya da yapmadığı için anlam veremediğimiz bazı şeylerin sebebini, çeşitli noktalarda sonradan öğrendiğimiz oldu.



Bali bizim için birçok anlamda özel bir yer, dolayısıyla bazı şeyleri atlamak ya da üstünkörü geçmek istemiyoruz sanırım. THK’nın işlerini zaten tek bir yazıda anlatmak mümkün değil. Blog’un yazılarını doğrusal bir zaman çizgisinde tutmak istesek de, özellikle teknik işleri detaylandıracağımız diğer yazılarla ara ara karşılaşabilirsiniz.



Emre.

23 Ekim 2012 Salı

Ubud


Ubud da Bali'nin geneli gibi çok uzun zamandır istila edilen bir yer, ama burası gerçekten büyülü, çok güçlü bir yer. Kültürel, sanatsal ve dini açıdan çok turistik bir yer olmasına rağmen hala karakterini koruyan, hala yüksek yapıların şehri yemediği, gülen yüzlü insanları ile ruhunuzu şımartabileceğiniz bir şehir. Burası öyle bir yer ki, üstüne bir sürü antropoloji kitabı yazılır, yazılmışı da vardır..

(Bir arkadaşım Bali ve Maya kültürleri arasındaki benzerlik ile ilgili bir makale göndermişti, bakmak isterseniz: http://frontiers-of-anthropology.blogspot.com/2012/05/suppressed-by-scholars-twin-ancient.html)








Ubud'un ünlü ve en güzel köşesi Monkey Forest, yolunuz düşerse gün batışına yakın gidin, insan sayısı epey azalıyor.

 Bali'nin en turistik yerlerinden biri olan bu şehirde, havalı kafeler, pahalı ama keyifli dükkanlar, ultra pahalı vejetaryan, makrobiyotik, çiğ yemek (raw food) lokantaları, yoga, spa ve para verdikçe iç-dış aydınlanma vadeden yerler ve insanlar ile dolup dolup taşma noktasına geliyorsunuz.. Öyle ki, paranız yoksa aydınlanamayacağınızı anlayıp, dandik taşların üstüne oyulmuş Om simgesine bir sürü para veren insanlara bakıp bakıp, herkes için akıl, fikir diliyorsunuz. Üç günlük meditasyon festivalinin 800 dolar olduğu bir yer burası.


Diğer yandan şehir merkezinden uzaklaşıp, motor ile pirinç tarlalarının arasında kayboldukça  gerçekten zamanda kayboluyorsunuz sanki; yosun tutmuş, tapınakvari evler, her evin kendine ait ayrı bir tapınağı, deresi ya da akan suyu olması sayesinde görsel ve hissel olarak kendinizden geçiyorsunuz. 




Yerel sanatçıların, inanılmaz tahta ve taş işçiliklerinin, acayip, büyücü gibi şifacıların, müzisyenlerin,dansçıların,tanrıların,şeytan kaçırıcı maskelerin,
(http://murnisbali.wordpress.com/2011/09/14/mask-ceremony-ubud-bali/)
rahiplerin, hayatlarını palmiye ve muz yapraklarından sunaklar hazırlayarak geçiren kadınların, yaşlıların olduğu, bol bol kan seven yeraltı tanrıları ile bazen karanlık masal sahneleri gibi, inanılmaz bir yer. Öyle ki yosun tutmuş tapınaklar, dar sokaklar aralarında yürürken zaman da yolculuk etmişsiniz de, çok fantastik bir dünyaya geçiş yapmışsınız gibi oluveriyor. Sonra gördüğünüz çöp ve diğer sorunlar ile bugüne geri geliyorsunuz. 

Tüm başkalaşımlara, günümüzün getirdiği çevresel ve maddi sorunlara rağmen bu şehirde güçlü, mistik, artık adını ne koyarsanız, insanı etkileyen, büyüleyen bir çok şey var. Yani yolunuz Bali'ye düşerse, mutlaka görülmesi gereken bir yer Ubud.






Yaklaşık iki ay geçirdiğimiz bu değişik şehirde, hayatın bir ibadet olmasından ve Bali'li bir aile ile yaşamamızdan ötürü, Bali'lilerin günlük hayatı ve inançları üzerine epey fikir sahibi olduk. Bali'nin bana çok ilginç gelen dini ve kültürel durumları ile ilgili ayrıca yazacağım. 




 İki ay düzenli kalacak bir yerimizin olması hem çanta taşımaktan bıkmış sırt kaslarımıza, hem de yerleşik düzen özlemiş bünyemize iyi geldi. Aylık 200 TL kira ödediğimiz, (bu fiyata motorumuz da dahil) bu mekanda vakit geçirmek, ekonomik, fizyolojik ve aldığımız bilgileri düşününce her anlamda mis oldu. Öte yandan, sürekli yolculuk etme hali yüzünden kendim ile ilgili çözdüğümü sandığım ama uzun zamandır yüzleşemediğim birçok hayaletim ile sabit bir yerde yaşayınca yeniden karşılaştık; epey uğraştım kendimle.

Yakında anlatacağımız Tri Hata Karana'da yaşarken, çalışma günleri dışında Chakra'nın danışmanlık yaptığı, kendi başımıza görme şansımız olmayan dağlık arazilere gittik. Tarçın, kakao, paçuli, karanfil, zerdeçal ve pek çok tür ile kaynaştık. Chakra'nın beni tanıştırdığı yerel şifacı bir kadından ders alma serüvenim, dünya tatlısı 25 tane Bali'li çocuğa İngilizce dersi vermemle bitti. Birkaç düğün, doğum günü partisi, bir kaç yerel festivale gitme şansımız oldu. Fırsat buldukça anlatacağım. Tüm olanlar ve bitenler, tüm şehirde sürekli devam eden değişik müzik sesleri, bambu ve gamelanlar tarafından mühürlendi. 

  Ubud - Cremation Parade by morminor
Ubud'a vardığımız ilk haftalarda denk geldiğimiz, önemli bir ailenin ölmüş bir ferdi için düzenlenen 'yakılma' geçidinden. Ubud, Bali - Endonezya, Temmuz 2012

Balkonumuzda her gün başka bir örümcek, geko, sincap ve kuş ile komşuculuk oynadık. Erol gelince sekiz aylık arkadaşsızlık diyetimize son verdik, dost görmek ikimize de çok iyi geldi;, ve geliyor. Terasımızda bol bol sohbet ettik, başka teraslarda, çeşitli ulaşım araçlarında, kapı önlerinde, güzel sahillerde ve şu an bir süreliğine başka bir evde sohbete devam ediyoruz. :)







Komşularımızın fotoğrafları: Erol Özlav

Ubud'da yaşarken, hafta sonları Padang Bai, Lembongan,Pemuteran gibi yerlere gittik.  IDEP  ve Green School ziyaretleri de paylaşmak istediğim diğer yerlerden..



Bu mistik şehirdeki herkese, her şeye çok  selam olsun...





12 Ekim 2012 Cuma

Bali ile tanışmamız :)


Tanrıların adası veya balayı adası olarak bilinen Bali'ye bizim de yolumuz düştü. Her zaman merak ettiğim bu adada uzun bir süre geçirmek değişik bir histi. Yaklaşık iki aydan fazla kaldığımız Bali için söylenecek çok söz var aslında.. Ama bugünlerde yine çok sık yer değiştirdiğimiz için, internet ulaşımımız da kısıtlı ve pek kafamı toplayamıyorum. O yüzden yine gevezelik edip, Bali için birden çok yazı yazacağım sanırım.


Bali, hem görsel hem hissel olarak Endonezya'dan fazla bağımsız bir yermiş gibi. Gerçi delirmiş bir trafik, daracık yollar, ısrarcı satıcılar, ve turistik tesisler dışında kalan tüm tuvaletler sayesinde hala Endonezya'da olduğunuz gerçeğini hatırlar gibi oluyorsunuz. :)

Özellikle sakin ve az otelli olur diye bu adadaki ilk durağımız Lovina'da, çöpten bir sahile gözümüzü açtığımızda Endonezya'nın çöpü, plastik şişe akını gibi daha önce bu ülke için yazdığım tüm halleri, pahalı bir otelde kalmıyorsanız, burada da kesin olarak göreceksinizdir. Ama ekolojik havaalanı masalları, para verdikçe aydınlandığını sanan zenginleri, inanılmaz yerel ritüeller, gamelan ve diğer müzikleri ve binbir değişik yüzü ile Bali'de, hala her anlamda diğer Endonezya köşelerine kıyasla çok fazla  insan ve bitki çeşitliliği bekliyor olacaktır sizi:)



Bali'nin yeşil aydınları, organik insanlar..

Dediğim gibi Bali üstüne yazılacak çok şey var. Bizim bu diyarlara gelmemizin en büyük nedeni, bu adada kendimizi geliştirmek istediğimiz alanlarda çalışılacak çok yer olmasıydı. Daha önceki yazışmalarımızda gönüllüye çok ihtiyacı olduğunu yazan yerler, biz Bali'ye varınca bize konaklama sağlayamayacaklarını yazdılar, kimi de çok fazla para istedi gönüllü çalışmak için. Hem maddi anlamda çok sıkışıktık, hem de vizemizin sonuna yaklaşıyorduk. Çalışacak bir yer bulana kadar, bu yeşil enerji alanında neler gördük neler.. Bir rüzgar tribünü yapılarak ekolojik hale getirilen havaalanı projelerinden organik liman projelerine, sevgi ile permakültür uygulayan, ama sevgi ile uyguladıkları için çok fazla para isteyen say say bitiremeyeceğim, konu ile ilgili çok fazla iç sıkıntısı yaratan binbir saçmalık gördük ve bu yeşil enerji kelimelerini kullanmamaya niyetlendik diyebilirim..


Malesef bir rüzgar tribünü ile ekolojik, bir gri su sistemi ile permakültür olmuyor. Bulunduğu yere bütüncül bir yaklaşım getirmediği sürece, bana hiç etik gelmeyen paylaşımsız yaklaşımları ile bir kez daha kendimiz ve insan ilişkileri üzerine bol bol düşünmemize vesile oldu Bali. Şehirli ve zengin Avrupalılara bakınca, aslında iyi niyetli olunsa da, gördüğüm kadarıyla yerel halkı batılılaştırma çabası, gelişmekte olan ülkelere gelişim adı altında yapılan havaalanları, limanlar, büyük ev ve çok araba arzusu ile, genç nesil her yerde Amerikan yaşam tarzı bir hayat istiyor; bu mümkün bile olsa, dünyanın bunu kaldıramayacağı kesin. Çevresel olarak turizm ve kaynak kullanımı açısından çok fazla sorun ile tanıştık, ama yanında çalıştığımız Bali köylüsü sayesinde, pratik çözüm yöntemleri de öğrendik.

Bali ucuz mu? :)

Bali için çok ucuz diye okuyordum hep, eğer Türk lirası ile kıyaslarsanız evet ucuz çok. Türkiye'de yapacağınız birçok tatilden çok daha ucuza getirmek mümkün. Ülkemizde çadırda kalmanın bedeli bile yaklaşık 50 TL olduğuna göre, buralar çok fazla ucuz tabi ki. Ama bu hesap, gezginseniz hiç tutmuyor, dolaysıyla uzun süre yoldaysanız hiç kıyaslamamak lazım kendi para biriminiz ile. Yıne de Bali bize Endonezya'nın bir çok yerine göre oldukça pahalı geldi. Sumatra'da 40.000 rupi ile başladığımız konaklama ücretlerine kıyasla, Bali'de 100.000-150.000 rupi'den aşağı mekan bulmak imkansız. Eğer iki ay gibi bir süre çalışıyor olmasaydık, bizi fazlası ile aşardı Bali.


Hayalimdeki Bali ile gerçek Bali farkı..

Her yer gibi Bali de öyle dergilerde, reklamlarda gördüğünüz gibi bir yer değil. Bir çok yer gibi, bu adaya varmak için de epey geç kalmışız. Çook uzun zamandır her tür gezginin, ülkesinde değil ama bu adada zengin olanın, hayatını değiştirmek isteyenlerin, ruhani arayışlar ile gelenlerin, balayı için gelenlerin ayak izleri ile genişleye genişleye epey değişmiş, değişmeye de devam ediyor. Bali, her anlamda çok sömürülmüş ama hala çok enteresan bir ada. 

 İki ay geçirdiğimiz bu adanın bir çok farklı yüzünü gördük;  ne denizi,  ne de başka reklam sahneleri ile kafamda hayal ettiğim Bali'yi bulamadım, ama Ubud'da banyan ağaçlarının çevresine inşa edilmiş binlerce tapınak ve içlerindeki binbir acayip ritüel ile, yosunlaşmış dar duvarlı yollar, nefis çiçekler, tütsü kokuları ve su tanrıçası Dewi Danu'nun bereketi ile hem coğrafyası, iklimi ve ekolojisi hem de dinsel nedenlerden dolayı bizi çok şaşırttı bu ada. Denizde ilk bakışta içinizden yüzmek gelmese de, şnorkel ile suya girdiğinizde tanışacağınız canlı çeşitliliği de inanılmaz, gerçekten.

Sonuç olarak kendimize çalışacak bir yer bulmak hiç kolay olmadı. Ama  Ubud'da kendisinden çok şey öğrendiğimiz bir Bali köylüsü ile çalışma fırsatı bulduk (uzun uzun anlatacağım öğrendiklerimizi), vakit buldukça da gezdik. Endonezya vizemizi binbir yöntemle sündüre sündüre toplam dört ay kadar kalmış olduk bu ülkede böylece. Son iki haftamızda çok sevdiğimiz bir arkadaşımız da bize eklendi, keyifli ve her anlamda yoğun zamanlar geçirdik. 

Anlatmak istediğim o kadar fazla şey var ki, şimdilik bunlar çıktı içimden.







12 Eylül 2012 Çarşamba

Dünya'nın içindeki başka gezegenler: Bromo Yanardağı



Endonezya'da günler, saatler, aylar tamamen birbirine girdi. Sanıyorum Bromo'ya doğru Yogyakarta'dan yola temmuz başlarında çıktık. Zaman yollarda geçtiğinden, aslında hiç sevmesekte, devamlı araç değiştirmeyelim, kolay olsun diye turist pikaplarından birinde kendimize yer ayırttık ve gecelik konaklama ile ertesi gün Bali'ye ulaşım dahil bir tur ayarladık. Ardian'a göre, kendi başımıza gitsek daha pahalıya gelecek bu yol için ödememiz istenilen fiyatın ucuz olduğunu duymak biraz rahatlattı bizi. Normalde tüm harcamalarımızı not ediyoruz ama Endonezya'da tamamen dağıldık, fiyat bilgisi veremeyeceğim. 





Sonuçta yol hiç kolay olmadı yine de; on iki saat sürmesi gereken yolculuk yirmi saat sürdü..   Uyuklayan bir şöför ile kelle koltuk turizmine dahil olmuş olduk. Ama normal araçlar ile ulaşmayı deneseymişiz iki gün falan sürecekmiş demek ki.. Trafik, yollar her şey tamamen kafayı yemiş Endonezya'da. O yüzden zamansal kısıtlama koymadan gezmek lazım bu diyarda, nasıl olsa hiç bir şey tam olarak planladığınız, düşündüğünüz gibi olmayacak ama yine de görecekleriniz, her şeye değecek.






Normalde akşam saat dokuzda varmamız gereken yere gece bir buçukta vardık. Hemen klasik olarak etrafımız turizmsel para tuzakları ile doldu. Yok dağın bu tarafında gün daha güzel doğuyormuş, en iyi fotoğraf noktası buymuş gibi gecenin köründe, yol perişanlığı ile hiç birine katlanamayıp, yüreyebileceğimiz kısmına gitmeye karar verdik ve bayılarak uyuduk. Sabah 03.30'da kalkıp yürümeye başladık..




Hava buz gibiydi, uykusuzluk, yorgunluk falan kalmadı. Anında ayıltı bizi soğuk. Yanarken  uzakdoğu şehirlerinde, insanın dağa çıkma ihtimali aklına gelmiyor. Kışlıklarımız Bangok'ta arkadaşımız evinde uzun süredir dinleniyorlar. O yüzden artık elimizde ne varsa sarınarak yürümeye başladık.. Karanlıkta dağa yaklaştığımızda bir anda her şey, yer, yön birbirine girdi. Yoldan geçen atlar, motorlar, altımızda neye bastığımızı anlayamadığımız, garip hissiyatlı, kükürt kokulu bir zemin ve çok yoğun bir sis ile ayda mı, çölde mi yürüdüğümüzü anlayamayarak, acaba alakasız bir yolda mıyız endişeleri sonrası, dağın eteklerine vardık.. 









Tırmanışa geçtiğimizde renklenmeye başladı ortalık; üstümüzde binlerce yıldız ile mavileşmeye başlayan gökyüzü ve sisli bulut denizi..




 Nasıl anlatayım bilemiyorum, zirveye varana kadar her köşenin en iyi yer olduğuna karar vererek, binbir his ile tırmandık en tepeye.. 




Oradan etrafa baktığımız güneş doğuşuna kadar olan her an nefes kesiciydi. İnsanın kafası bir türlü durmuyor ya, binbir saçmalık, binbir düşünce içinde kayboluyoruz hep. İşte bu tüten ve her an patlarmış gibi yapan volkanik dağdan aşağıya, sis denizi ile karışan yıldızlara, gün doğuşuna, kükürt kokusu ile binbir başka acayip algı şaşmaları içerisinde gördüklerimiz sonunda beynim en az beş saniye kadar sustu.. OoOohh gerçekten! 
Ve tüm yorgunluğa, uykusuzluğa, her şeye deydi. Hayatımız boyunca unutamayacağımız bir kaç saat geçirdik bu başka gezegende. 





Dünya ne acayip bir yer yahu! İçinde milyonlarca varoluş şekli, yüzbinlerce muhteşem canlı arasında kendini her şey ya da hiç bir şey sanan milyarlarca delirmiş insan ırkı ve onların  sebep olduğu sorun ve saçmalıklar ile hala, her şeye rağmen muhteşem bir yer.

Müzik: Emre Rona


Gün doğana kadar baktığımız bu muhteşem manzaranın karşısındaki tepe tamamen ele geçirilmişti. Oradan daha iyi görünen yanardağ manzarasını saniyede yüzlerce kişi bizim gibi  görüntülüyordu. Flaş yarışması gibi, bir garip oluyor ortalık. Neyse ki Hz. Google var. İki kişi 160.000 rupi az vererek ne kaçırdığımızı hemen gördük..



Sonuç olarak dağın bu kısmından günü doğurduğumuz için mutlu olduk.  Karşı tepeye kıyasla çok daha az insan vardı bizimle beraber. 

Yola çıkarken bir yanardağ ile tanışacağımız aklımızın köşe bucaklarına gelmemişti. Tabi ki bu muhteşem yerin her köşesi, Endonezya gibi çöp içinde. Yanardağın çevresindeki  plastikleri resme dahil etmemeye çalıştık. Gün doğup, güneş fotoğraf çekmeyi iyice zorlaştırmaya başlayınca, insanlar günlük eylemlerine geri döndü. Bizimle fotoğraf çektirmek isteyen, imza isteyen yerel deliler çevremizi yine sardı. Biz de bu sayede onlarla güzel resimler çektik. O kadar fazla resim var ki..



 Dönüş yolunda, dağın tepesinde kahve yapan tatlı kadın sayesinde, içimiz de biraz ısındı.



Yine bu garip gezegende atlar, motorlar, aceleci turistler, sülfürlenmiş bu Hindu tapınağı, efendim insan olmak, inanç, ritüel, dünyalı olmak gibi konu başlıkları içerisinde beynimin kaldığı yerden  aynen devam edip, ürettiği düşünce kümeleri içinde, mis Emre ile yürüyerek döndük normal dünyaya. Dağcı olsam bir sakinler miymiş kafam acaba? 

Bir saat içinde yeni bir otobüs ile yine yanarak bir süre daha yollardaydık.. Günün sonunda perişan, uykusuz, pis ama çok mutluyduk.






 Yolunuz bu diyarlara düşmez ise, Nemrut dağına gidip, bir güneş doğuşuna tanıklık edin. Uzun zaman önce bir nisan ayında, arkeoloji okumama rağmen tanrı heykelleri ile hiç ilgilenmeyip, daha beter donarak en az bu kadar nefis ve görülmeye değer bir gün doğuşu ve yıldız manzarası izlemiştim..  Endonezya'dan da daha kolay bir yer gitmek ve görmek için diye yazayım dedim, ayrıca dağın eteklerinde çok keyifli ve ucuz bir çay evi var, hem çok ucuzdu, hem sobalıydı, eğer nükleer santral, baraj, alakasız bir Toki binası falan dikmediler ise.. :)